Yol arkadaşsız olmak. Yapayalnız olmak. Kendi duygularından ibaret kalmak. Sis ve buhar var orada. Soğuk ve ıslak. Geçmişin gölgeleriyle kararan bir harabenin, kaybolmaya yüz tutmuş silueti. Kapıdan son çıktığımda oraya bir daha girmeyeceğimi biliyordum. Her şeyi ardımda bırakıp gidebilirim sandım. Olmadı. Karşıki tepeden izliyorum nicedir. Bekliyorum.

Yaşadığım bir lanet.  Paylaşılınca azalacak cinsten değil bu acı. Ardında kocaman bir boşluk bırakıp giden insanlarım var. Ayağa kalkmaya davranırken üstüme çöküp beni deviren bir hezimet daha…Utanıyorum çünkü ayaktayım. Bir ağaç gibi ayakta çürüyorum.

Güneş doğmamaya yeminli sanki. Bu puslu, soğuk   mevsim hiç bitmeyecek gibi.

O evden çıkan her tabutta yüzümün izi var benim. Bu semtin mezarlığı ayak izlerimle dolu. Yağmurlar silse, toprak hatırlar. Ayak basmadan gireceğim günü bekliyorum. Beklemek ağır. Beklemek zamanı çekiştiriyor. Uzatıp sündürüyor.

“Tut ellerimi Baba!”

“Tuttum kızım”

“Hadi yürüyelim”

Minik ayakkabıları, ayaklarımın üzerinde, el ele tutuşup yürürken, kahkahalarıyla çınlardı koca ev. Onunla gülerdi dünya. Dünyam…

Anlatamam. Bildiğim kelimeler anlatmaya yetmiyor. Beni dinleyecek son insan da gitti. “Konuş benimle!” Derdi Handan. Üzgün bakışlarıyla beklerdi. O bekledi. Ben sustum. Acıların dili yok. Dilsizdim. Kumral saçlı bir kız çocuğuyla toprağa gömülmüştü sözlerim.

Bu mezarlık. Şu ev. Arasında gidip geldiğim yedi yüz seksen altı  adım. İnsan ömrü kaç ölüm kadardır? Bir yürek ezilip dağılmadan üst üste kaç cenazeyi kaldırır? Ana-babayı gömmek evlatlık borcu. Görev. Ama kendi evlâdını…Çocukların ölmesi yasaklanmalı.

“Tut ellerimi Baba!”

Tuttum. Sımsıkı tuttum. Ama O küçücük elleri kayıp gitti ellerimden. Pis, lanet bir hastalık. Puslu bir Kasım günü başlayıp, soğuk bir Mart’ta biten umutsuz savaş. Hastane koridorları, ameliyathaneler, yoğun bakım odaları, çok yoğun bakım birimleri. Handan’ın sessiz hıçkırıklarını taşımaktan yorgun omuzlarım gelen son haberle çöktü. “Üzgünüz” dediler. Üzüntü…

Yaşadığım şeyi karşılamıyor bu kelime. Dilin hiçbir kelimesi içimde kaynayan, patlayıp sönen, gümbürdeyip parçalayan sonra susan ve derin bir sessizliğe boğulan kocaman boşluğu tarif etmeye kâfi gelmez ki… Kaybettiğin cüzdana üzülürsün belki. Evin yanar, kül olur, perişan olursun. Servetini kaptırır çökersin. Bu öyle değil. Değil, değil bu… Bu başka bir şey. Çok, çok büyük bir şey. Bu kayıp, sadece bir kayıp değil. Hayatın. Varlığının bir parçası, nefesin, yaşama bağlayan, seni hayatta tutan bir şeyin yoksunluğu.

“Tut ellerimi baba!”

Son kez tuttum ellerini. Yüzüme sürdüm. Kapandım üzerine. Ağladım. Ayrılmak istemedim hiç. Biraz sonra açar gözlerini diye bekledim.  “Biraz daha..” Yalvardım. Kopardılar zorla. Öfke duyamayacak kadar bitkindim. Handan da çok durmadı, gitti peşinden. Susmama çok içerledi. Eridi gitti.  Onunla bile paylaşamadığım matemime bir yenisini ekleyerek cezalandırdı beni. Söyleyemediğim sözlerle ağladım. Ölmek istedim. Bir türlü ölemedim.

Yemin ettim girmeyeceğim o eve. Bu tepeden  bakıyorum. En mutlu, en güzel hatıralarımı arıyorum. Sislerin arasından hayal meyal seçiyorum. Annem bahçede yetiştirdiği domateslerden topluyor. Babam kahveden gelmiş, sedirde bağdaş kurup oturuyor. Handan çamaşırları toplarken, kızımız hiç susmayan kahkahalarıyla , ipte gerili çarşafların arasında koşuşturuyor. Tam inanıp gülümsediğim anda yoğunlaşan sis bütün görüntüleri yutuyor. Sessiz karanlığa gömülüyorum.

Semtin en manzaralı tepesindeyim. Artık görmeyen, görmeyecek olan herkes bu tepede. Anam, babam, karım ve kumral, güzel, minik kızım. Yatıyorlar  yan yana. Ben bekliyorum. Buraya omuzlar üzerinde gelip, annesinin yanında yatan kızımın diğer yanına yerleşmeyi, aileme kavuşmayı bekliyorum.

Her geldiğimde suluyorum topraklarını. Diğerlerinde ot bile bitmiyor. Bir tek kızımın mezarındaki gül fidanı, önce tutmuş ama vazgeçmiş sonra. Tomurcuklanmaya başlayıp sonra kuruyan, uzamış boynun, iki  yanından dallar çıkmış. Uzanıyor bana doğru.

“Elimi tut Baba!”

Hasretle uzanıyorum kurumuş dallara. Bu fidan değil,  ben küçük bir kızın elini tutuyorum. Doğa ölmüş. Çocuklar ölmüş. Onlarla birlikte her şey…

5 Replies to “Anlatamam”
  1. ‘Bu öyle değil. Değil, değil bu… Bu başka bir şey. Çok, çok büyük bir şey.’
    ,
    Arkada sakin hoş bir müzik ile okunmasını önerilir^

  2. Çok teşekkürler. Sevgiyle

  3. Çok teşekkürler. Sevgiyle

  4. Tebrikler arkadaşım, Yolun açık olsun. Umarım bir gün kitabını imzalatmak için uzun bir kuyrukta beklerim. Çevremdekilere de ben bu kadınla Kayseri’de meslektaştım diye hava atarım :)))

Bir cevap yazın