Bekle Beni İstanbul

Evimiz yeni moda deyimle kentsel dönüşüme yenilmişti. Ailemizin doksan yıldır oturduğu bina yıkılacaktı. Eşyaları toplarken yardımcım ‘abla bunları geri dönüşüme atacağım izninle’ diye bir koli defter ve kitabı önüme yığdı. Necibe hanım benim yazılı veya yazısız tüm evraklar konusundaki hassasiyetimi bildiği için onayımı almadan hiçbir şeyi atamazdı.

Elime geçen 1918 tarihli ‘Ece cep ajandası’ nın deri kapak üstüne yaldızları soluk, sırt kısmı aşınmış antik gofreli, kurdele ayracını merakla açmam ile evrenimin değiştiğini hissetmem bir oldu.

13 Kasım 1918, öğle namazı saatine daha vakit var. Kırık köşesi gazete yapıştırılmış camdan dışarı göz attım. Karanfiller, güller, zakkumlar kızıla boyanmış, boyunu bükük. Uzaklarda turkuaz yeşil dalgın suyun üzerinde, donanma gemileri kapkara koyu dumanlar saçarak seyir halindeler. İngiliz donanma gemileri, gözü yaşlı maviliğin her bir kirpiğine demir atmışlar. Hüzünlü şehirde, karabatak da, martı da, ayırt edilemeyecek kadar kara kara dumanlara bulanmış, sessiz, cilvesiz, donmuş kalmışlar denizin üstünde. Şehir’imin üstüne yağmur çiseliyor, insanlar çaresiz. Bulutlar mavi kara. Boğaz ötelerde is, pas, kir, kömür kokuyor ta Haydarpaşa’ya kadar” kapı çalınınca kendime geldim. Gelen eskiciydi anılarımı satın almak için gelmişti sabahın köründe. Kendisine uygun şekilde yol verdikten sonra, ajandayı Necibe’nin şaşkın bakışları arasında sıkı sıkı göğsüme bastırdım. Karşıdaki kafeden ‘Mor ve Ötesinin – Sabahın Köründe’ şarkısı çoktan sokağı esir almıştı.

“Tıbbiyem esir alındı. Moralim bozuk. Okulumu bitiren üst dönemlerim, üsteğmen rütbesiyle stajlarını bile tamamlayamadan ordu emrine verildi. Soğuk koridorlarda, iki, üç tıbbiyelinin bir araya gelip sınavlarını bile konuşmasına izin yok. Derslerimiz dışında öğrencilerin bir araya gelmesi yasak. Haydarpaşa binasının dikdörtgen, avluya bakan soğuk, geniş koridorlarında ayaklarım sürükleniyor. Esir tıbbiyemin bedbaht öğrencisiyim. Bir şeyler yapmalıyım! Ne yapmak lazım geldiğini beraberce konuşmamız yasak. Mitingler düzenleyerek halkı bu işgale karşı gelmeleri için yekvücut yapmalıyım ama nasıl?

Gözümün önüne yıllarca çalıştığım günümüzde ‘Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ olan ‘Marmara Üniversitesinin Haydarpaşa’ yerleşkesi geldi. Bir tıbbiyeli olarak her satırını yaşadığım elimdeki günlüğün içinde adeta nefes alıyorum, üşüyorum, sürükleniyorum, öfkeleniyorum zaman, mekân mertebeleri arasında yalpalayarak yeni deyimle sörf yapıyorum.

Yatakhanemizi İskoç işgal birliğine kaptırdık. Mektebin zemin katında, deniz rüzgârlarına bağrını vermiş, bu nedenle de hep serin olan camisinde yatıp kalkıyoruz. Suyu ödeneksizlikten doğru dürüst ısınmayan hamamda yıkanmaya çalışırken, aklımıza yıllar önce 14 Mart 1827 de Tıphane-yi Amire ve Cerrah hane olarak kurulan tıbbiyenin doksan ikinci yılını kutlamak geldi Yusuf ile. Bu cin fikir sayesinde toplanma nedenimiz işgal kuvvetlerinden gizleyerek, bir araya gelip direniş, kurtuluş planları yapabilecektik. İçimiz kan ağladığı için kutlama yapacak durumda değildik ama yetkilileri inandırmayı başardık.

“Hem dâhiliye hem de göz hastalıkları hocalarımız tutuklanmış, İstanbul’dan Malta’ya sürülmüştü. 14 Mart 1919 günü büyük salonda toplandık. Milli mücadeleyi destekleme mitingleri yapma kararı aldık. Kararımız kadar söylemimiz de kesindi. “İtiraf ediyoruz ki vatan, bilhassa onun kalbi olan İstanbul korkunç bir buhran geçiriyor. Ama korkmuyoruz… İstanbul bizimdir, çünkü şehitlerimizde de tarihimiz de buradadır. Seni kurtaracağız, bizi bekle İstanbul” sayfaları heyecanla çevirdiğim anda üst komşudan gelen Kûçek Saz Semaisinin ağlama ile karışık müziği kulaklarıma doldu. Yukarı çıkıp kapıyı çaldım. Teselli cümleleri yetmedi sakinleştirmeye. Yıllarını geçirdiği evinden ayrılmak perişan etmişti seksen yaşındaki Feyyaz abiyi. Gidip de gelmemek den, gelip de görmemekten korkuyordu eski semtini. Evini bırakmak istemiyordu.

Geri döndüm evi toparlamam lazımdı Bir an önce bitmezse taşınma süreci, yıkım ekibi sözleşme gereği bize cezai müeyyide uygulayacaktı. Ajanda benimle dertleşiyor adeta onu okumam için ısrar ediyordu. Israrına dayanamadım yaldızlı ajandanın kaldığım yerden okumaya devam ettim.

“Hepimiz Anadolu’ya gideceğiz bir yolunu bulup. Tabi ki her devirde müzevir, hain insanlar var maalesef. Bu insanlar, Yusuf ile beni hemen İskoç komutana ispiyonlamasınlar mı? Tesadüfe bakın ki beni yanlışlıkla üst sınıflardan Akif ile karıştırmışlar. Akif çoktan Anadolu’ya geçmişti.

Şükürler olsun ki, her zaman tedbirli olan Yusuf, hemen mendirekten bir yük yelkenlisine boğaz tokluğuna tayfa olarak atlamış, Bandırma’ya gitmiş. En yakın dostum Yusuf artık yoktu okulda. Daha dikkatli ve tedbirli olmalıydım.

Gençlik ateşim kanımı kaynatan bir bela idi başıma. Şimdilerde hormon denen sıvıyı, o yıllarda tıbbiye de bile bilmezdik. Yatılı askeri tıbbiye talebesinin okuldan çıkması normalde yasaktı. Lakin okulunu kaptırmış öğrencilerin hasta olmaması için yakınlardaki akrabalarında kalmasına izin verilmişti.”

Yan apartmandaki komşunun oğlunun, ‘Cem Belevi’nin Günaydın’ şarkısı eşliğinde yüksek perdeden kız arkadaşı ile tartışan sesi ile kendime geldim. Mutfaktan bir çay doldurdum. Okumaya devam ettim.

 “Çok fazla kişi bir arada kalınca, yiyecek de azalınca, soğuk da artınca haliyle verem de okulda azmıştı. Çaresiz kalan yöneticiler, Üsküdar Bağlarbaşı’ndaki akrabamın evinden gidip gelerek, derslere devam etmeme ses çıkarmıyorlardı. Evin yanındaki konakta kızıl saçlı hoş bir kız vardı. Velespite binerek tepelerdeki okuluna gidip geliyordu. Ben okula gidip gelirken bana doğru kaçamak bakışlar atıyordu. Türkçe seslendim bir gün “İyi günler” diye, “Good Morning” diye cevap verdi. Heyecandan sırılsıklam terlediğimi hala hatırlarım. Daha sonra arka bahçeden kaçamak kaçamak, İngilizce konuşmaya başladık. Birkaç kelime de olsa bölük pörçük gözlerimiz ile anlaştık. Babası hekimlik yapıyormuş Anadolu’da. “

“İstanbul’da babasının çok yakın bir arkadaşın evinde kalıp, Amerikan okuluna gidip geliyormuş. Türkçeyi çok az biliyormuş. Adı Marie Therese miş. Babasının adı Partridge, annesinin adı Graham mış. O devirlerde sokakta konuşmak hoş karşılanmadığından, arka bahçeden konuşmak da, kaldığım evdeki yaşlı hanımın dikkatini çektiğinden çok az görüşebildik. Marie okulunu bitirip ya hemşire, ya da öğretmen olacakmış, seneye Merzifon’a gidecekmiş. Bu sohbetler beni gerçek yaşıma döndürüyordu. Okula gidince yaşımdan daha büyük işlerin beni beklediğini görüp, kederleniyordum. Düşüncelerimde bocalıyor, hislerimde yalpalıyor, unutmaya çalışıyordum. Bana karanlık günlerde güneşi veren bu kızı andıkça hala ısınırım.” Okumam cep telefonumdan beni görüntülü arayan kız kardeşim Nesrin’inin sesi ile kesintiye uğradı. Bana yardıma geleceğini bildiriyor ikindiye kadar evin cenazesini kaldırmamız gerektiğini, evde çok oyalandığımı ima ediyordu. Nesrin’in kocası türlü işlerde çalışmış, hiç birinde dikiş tutturamamış biriydi. Şimdi bu iki katlı evden dönüşüm sonrası modern bir daire sahibi olup da başını sokmak hayattaki yegâne gayesiydi. Nesrin’e sakin olmasını söyleyen sesim havada asılı kaldı. O çoktan telefonu kapatmıştı. Birkaç saate kalmaz kapıda belirirdi. Trafik sıkışıklığından medet umarak elimdeki siyah not defterine tekrar gömüldüm.

İzmir işgal edildiğinden beri hiç birimizin tadı kalmamıştı okulda. Sıcak bir yaz günü tıbbiyeliler aralarında para toplayıp, “Sarı Paşa’nın yanına Sivas’a kongreye gitmeni istiyoruz, biz burada kalıp işgale direneceğiz başka çaremiz yok” diyerek ellerindekini kuruşu kuruşuna bana teslim ettiler.

Daha durur muyum, akrabamdan hemen siyah çarşaf, bir de sepet istedim. İngilizce bir veda mektubu yazıp, komşu kızı ile haberleşmemizi sağlayan kuyunun taşının altına koydum.

Yürüye yürüye, siyah çarşaf üstümde, sepetim kolumda Valide bağ korusundan evlatlarına yiyecek ot toplamış bir kadın gibi sabah ezanı ile Üsküdar sırtlarındaki tekkeye yollandım. Kapıyı kadın tokmağı ile çaldım. O devirde, kapılarda kadın ve erkekler için ayrı ayrı tokmaklar vardı. Kapı çalma sesindeki farklılığa göre, farklı cinsiyette insanlar açardı kapıyı. Karşıma çıkan kadına “beni İsa yolladı, Nuh’a gideceğim” dedim. Bu parolayı Yusuf bana öğretmişti.

Avludan içeri girince göz ucu ile denize doğru baktım. Dev bir İngiliz dretnotu ile iki Fransız zırhlı gemisini görerek irkildim. “Nereden bilecektim, yıllar sonra yaşıtlarım bu tepeye aşklarını ilan etmek için gelecekler? Hatta yüz yıl sonra, ellerinde tablet adını verdikleri elektronik cihazlara gömülerek bu güzelim manzarayı, uğruna verilen bunca mücadeleyi hatırlarına bile getirmeden çekirdek çitleyecekler.” Okumaya zil sesi ara verdirdiği için ajandayı cebime koydum. Kapıyı açtığımda karşımda halakızını gördüm. Bazı değerli antikaları onun evine koyacaktık. Onları aldı ve gitti.

Babamın bizi Üsküdar sırtlarındaki Sultan Tepesi’nde oturan halamın elini öpmeye götürdüğü gün anlattığı masallar aklıma geldi. Babam bize akrabalığın, ülkenin, çevrenin hatta dünyanın emek, sabır, yürek, aşk istediğinden söz etmiş, bu duyguları tatmayanın yaşamı da tadamayacağını eğlenceli yoldan izah etmişti. Ölürken de ailevi değerlere sahip çıkma görevini mecburen yanında yaşayan bana miras bırakmıştı. Nesrin eşi ile Brezilya karnavalında olmasaydı belki onunla da konuşurdu sanırım.

Tek satırını dahi kaçırmak istemediğim ajandaya gömülürken, Necibe hanımın açık bıraktığı televizyondan bangır bangır sesler geliyordu. Ortadan kayıp olan insanların hayatlarını konu edinen Mürvet Anıl’ın sesi iki üç gün içinde yıkılıp gidecek evin temeline şimdiden balyoz darbeleri vurmaya başlamıştı.

“1919 senesi temmuz sonu bir yaz akşamı idi. Anadolu’ya silah kaçıran çetenin liderini tutuklamışlar. Beni de güya tekkeden adi suç işlemiş bir tüccar gibi çıkartıp, at arabasına bindirecekmiş tekkenin müdavimi jandarma teğmeni Ahmet. Mülâzımı evvel Ahmet’e göre dikkat çekmemenin en kolaya yolu bu tip bir kaçış planıydı. Suçum karaborsacılık yapmak olacakmış. Payitaht ’ta hapishaneler çok dolu olduğu için bu tip suçlarda, İstanbul’dan uzaklaştırma cezası veriliyormuş.

Dağılmış, silah bırakmış da olsa, İngiliz askerlerinin yetişemediği yerlerde, özellikle adi suçlarda, Osmanlı jandarmaları hala asayişi korumak için işgal güçleri ile birlikte çalışıyorlardı. Çoğu zamanda bu tip Anadolu’ya kaçışları hissettirmeden onlar kahramanca düzenliyorlardı.

İzmit yolundan ver elini Yahya Kaptan’ın takası diyecekmişim daha sonra. Hepsine makul bir yol parası vereceğim elbette. Bana verilen paralar da yol için değil mi? “Bak Asım, artık çok dikkatli ol. Sakın tıbbiye talebesini olduğunu belli etme, sen okuma yazma bilen bir tüccarsın. Ufak tefek eşya satan gezgin satıcısın. Al bu da tüccarlık yaptığına dair belge” diye elime bir belge tutuşturmuşlardı bir gün önce bana yardımcı olanlar.

Ertesi gün Gebze taraflarında, bir jandarma kattılar yanıma, “yol konuşmakla biter” diye jandarmaya sohbet açtım. Yanımda biraz tütün vardı. Bir sigara sarıp uzattım jandarma Hüseyin’e, tereddüt etmeden aldı sigarayı. Bu aralar zaten sigara bulmak çok zordu.

Klasik sohbete giriş cümlesi olan “Nerelisin hemşerim” diye sordum.

”Ne yapıcan” diye sordu asker, “Memleket mi kaldı, her yeri işgal etti namussuzlar”.

“Her gün mü gider gelirsin bu yollardan” diye soracak oldum.

“Sizin gibiler karaborsacılık, kaçakçılık yaptıkça biz de teperiz bu yolu” diye kestirip attı Hüseyin.

“Mustafa Kemal’i, sarı paşayı tanır mısın ?” diye sordum usulce.

“Tanımam” dedi kısa yoldan karşılık vererek. “Ben sadece bizim teğmeni, bir de çavuşu bilirim.

Jandarmayız ya, bizi eziklerler, kimselere bir şey anlatmayız, kafaları bozulunca da yumurtacı derler bize, ulan biz o yumurtaları kendimiz için mi alıyoruz köylüden? diyerek tüfeğine hırsla sarıldı.

“Vergi niyetine, karakolların duvarlarına sıva, harç içine karıştırmak için istiyor devlet deriz, dinletemeyiz” dedi sigarasından derin bir nefes çekerek.

“Enver paşa ordu toplayıp gelecekmiş düşmanın üstüne derler. Allah selamet versin biz onu bekleriz.” diyerek azık torbasından çıkardığı tayınından bir parça uzattı bana. “Ye bakalım, aç ayı oynamaz” diye güldü bir lokmada kendi ağzına atarak. Acıktığımı ancak o zaman hissettim. Mutfağa kadar gitmek için hamle yaptığımda, Necibe’nin köşedeki dükkândan eve istenmiş biberiyeli limonata ve Burrito ile odama geldiğini gördüm. Bu kadın benim ne zaman aç, ne zaman uykusuz olduğumu benden daha iyi nasıl biliyordu acaba? Neyse geç olmadan ajandayı bitireyim diyerek, bir yandan yerken diğer yandan okumaya devam ettim.

“Elimde kuru bir yufka ile dağlık arazide pusula eşliğinde kendi başıma yürüyordum. Korkmayı da bilmiyordum. Yaşım yirmi bir, tecrübem bir, cesaretim yüz. Sivas’a gidecektim. Akyazı’da bir handa konakladım bayılacak hale gelince yorgunluktan. Üstü örtülü dama han denirse eğer burası bir han sayılırdı. Bundan beş altı yıl önce tüm topraklarından bereket fışkıran bu yörede zar zor yiyecek bulmuştum.

Sürekli kaşınıyordum. Bitlendiğine kanaat getirdim. Son gayret kendimi, uzaklardan görünen karaltıların olduğu yere doğru sürükledim. Nihayet gözlerini açıp kendime geldiğimde, ocağında tezek tüten bir köy odasında yattığımı anladım.

Gözlerimi kapadıkça rüya, kâbus arası karışık uçsuz bucaksız bir deniz, insanlar görüyorum. “Herkes yürüyor,  Çocuklar açlıktan, kadınlar umutsuzluktan, erkekler çaresizlikten susmuşlar”. Aslında bu gördüklerim bana beyninin oynadığı oyunlar. Hocalarım olsa tıbbiyede halüsinasyon derlerdi bu görüntülere….

Posta görevlisi babamın anlattığı büyük göç hikâyelerini hatırladım. Ateşli bir şekilde hem hastalıktan, hem de açlıktan sayıklarken işte bu hikâyeleri görmüşüm meğer imgemde. Ayağa kalkmaya çalıştım. Her yüz yılda bir büyük göçler tekrarlanıyordu bu coğrafyada.

İnsanlar başkasının malını alınca ‘hırsız’, canını alınca ‘katil’ oluyordu. Ama başka topluluklar, bir başka toplulukların canını, malını alınca ‘tarih’ oluyor derdi posta memuru babam. Asım’ın defterinin bundan sonrası kopuk kopuk devam ediyor. Sanırım fırsat buldukça yazıyor. Ayrıca bu küçük ajanda bitmesin diye de çok küçük harflerle yazmasını sürdürüyor.

 “Senin kaldığın yeri kadınlara hazırlayacağız, yoldan gelenleri karşılamaya adam çıkarttım” dedi saçı sakalı bir birine karışmış sonradan muhtar olduğunu öğrendiğim bir köylü.

“Buralarda Serandi’nin oğlu derler bir eşkiya var pusu kurmuş kadınlara, çocuklara, mala, cana sataşıyormuş, sen de toparladın artık, bize yardım et” diye sözlerini sürdürdü.

Sen de bize yardım et şu evi boşaltalım artık diyen kardeşimin sesi ile tekrar paralel evrenler arasındaki kara deliklerden seyahat yaparak 19 Mayıs 2018 döndüm. Döndüm ama aklım da gönlüm de Asım’ın yanında kalmıştı. Akşama eşim hastanedeki ameliyatlarından eve yorgun döndüğünde ona anlatabilmek için kalan notları da bir solukta okumaya koyuldum.

“Sivas’a doğru yola çıkmayı düşünüyordum ama beni baygın bulup, evlerine getiren insanları da yüz üstü bırakamazdım. Hemen yanımdan eksik etmediği tabancamı yokladım. “Olur, muhtar, ben hazırım her işe” diye cevap verdim.

Muhtar ile beraber köy odasını toparlayıp, geleceklere hazırladık. Bitlenenler olabilir diye sıcak su ve kilden yapılan bir ilaç hazırladık.

Defalarca gidip gelip kaynaktan su taşıdım muhtarın karısına. Daha yeni kalkmıştım hastalıktan ama artık hastalık zamanı değildi. Seferberlik zamanı idi. Çorbalar ocağa kondu.

Az sonra kafile sökün etti. Çocuklar perişandı. Anneler ağlamaklı. Akşama doğru çocukların bir kısmı ateşler içinde yanmaya, ciğerleri sökülür gibi öksürmeye başladı. “Tıbbiye öğrencisi olduğunu kimseye belli etme” demişlerdi “ama gel de şimdi hiçbir şey yapmadan “ dur. Hiç kolay değildi bu durum.

Köyün biraz ötede, su taşıdığım kaynağına giden yolunun etrafı söğüt ağaçları ile kaplı idi. Onların kabuklarını kopartıp, ateş düşürücü yapmayı botanik ve farmakoloji derslerinde öğrenmiştim. Muhtarın evininin önündeki dibek taşı bu işler için biçilmiş kaftandı.

Köyde erkeklerin toplandığı mekânda çaresizlik hâkimdi. Bir yandan düşman, bir yandan düşmanı bekleyen ve onu kurtuluş ümidi sayan daha önce beraber yaşadığımız komşularımız, bir yandan da hastalık, bahar gelmesine rağmen inadına soğuk havalar, kara bahtları daha da karartıyordu. Bölgedeki çeteler köylere baskın yaparak durumdan istifade ediyordu.

“Hadi Asım, boşuna mı öğrettim o kadar bilgiyi sana” diyen hocamın sesi kulaklarımda çınladı. Kendi haline bıraksam bu çocuklardan bir bölümü belki sabahı göremeyecekti. Hava karanlık olmasına rağmen dere kenarına gittim. Kavaklardan zehirli olmayan kabukları söktüm dikkatlice. Diğer ağaçlardan reçine söktüm. Muhtarın karısının yıkadığı temiz mendilime koydum. Hepsini dibekte dövdüm. Macun kıvamına getirdim. Muhtara verdim.” Bunları çocuklara yuttur. Süt emen emziklilerin de anneleri yutsun “ dedim muhtarın şaşkın bakışları altında.

“Zehirlemesin bebeleri” dedi kafasını kaşıyarak muhtar. “Yok, babam yapardı, ondan öğrendim” diye yatıştırdım onu. Uykusuz geçen gecenin sabahında çocukların ateşi düşmüştü. Ertesi gün köyde ne kadar hasta varsa hepsi peşime düşmüştü. Ağrısı olan, midesi, başı, sırtı kötü olan herkes beni arıyordu. “Ben o kadarını bilmem ağalar” dedim. ‘Bak benim de sırtım zonkluyor, kelin merhemi olsa başına sürermiş’ diye sıyrıldım işin içinden.”

 Sırtınız ağrıdı bütün gün böyle oturmaktan diye arkama bir yastık koymaya çalışan Necibe hanımın sesi ile kendime gelip, göz ucu ile saate baktığımda saat öğleden sonra üç olduğunu görerek hayret ettim. Bugün 19 Mayıs, ben taşınma patırtısına rağmen bundan daha kıymetli bir iş göremiyordum bu bayram gününde. Onun için tekrar göğsüme bastırdığım ajandayı açtım.

“Köyden çıkmaya hazırlanan kafile ile en kısa zamanda Ankara’ya doğru yola koyulmalıydım. Şunun şurasında ne kalmıştı Sivas’a. Azıcık azık aldım yanıma. Kafile ile düşman devriyelerinin bilemeyeceği patikalardan yola koyuldum. Paşa eylülde Sivas’ta olacaktı İstanbul’da iken duymuştum.

Ankara’ya şimdilerde Saman pazarı adı verilen kapı tarafından girdik. Tüm kafile çil yavrusu gibi dağıldı birden. Yolda kavilleşenler, ahbaplık yapanlar o an her şeyi unuttular, daha önce ayarladıkları yerlere akşam olmadan bir an önce yerleşmek için koşuşturdular.

Aklıma askeri tıbbiyeden iki dönem önce mezun olan vatansever bir hekimin çalıştığı askeri hastane geldi. O hastaneyi sora sora buldum. Bu binaya hastane denemezdi. Çadır irisi 8-10 yataklı bir yerdi burası. Gerektiğinde en fazla 10-15 yatağa kadar çıkabiliyordu. Hastanede seyyar bir yatak umarken, bütün geceyi hasta askerleri tedavi ederek geçirdim. Bir ara eski bir şezlongda içim geçerek uykuya teslim oldum. Sivas’a gidecek bir yaylı at arabasını, Hamam önü civarından bulmasaydım o akşam da kalacaktım çaresiz. Ağustosun son günü sabah ezanı ile elindeki malları satmış; sıtma ilacı almış kurnaz bir tüccar kılığında arabaya bindim.

Eylül ayının ilk haftalarında Sivas’a geldim. Kurban bayramı arifesi olduğu için işgal kuvvetlerinin askerleri bölgede zararsız gördükleri ahaliyi hoş tutuyorlardı. Ortalıkta kurban pazarları kurulmuştu. Askerlerin dikkati bu nedenle biraz dağılmıştı. Hava güzeldi. Kurban satıcılarına yardım ettim. Onlar da benimle ekmeklerini paylaştılar.

“Son kalan paramı da İstanbul’a okuluma dönmek için kullanmak zorundaydım. Neticede görevli geldiğimi unutmamalıyım” diye düşündüm yorgun argın çevreme bakınarak.

Oteller ya pahalı ya da dolu idi.  Zaten çok da barınacak yer yoktu Sivas’ta o devirde. Selçuklu ve İttihat Terakki dönemi izleri taşıyan küçük bir meydanı vardı. Fakir sayılmasa da, klasik orta Anadolu şehirlerinin garibanlığı sinmişti üstüne şehrin. Diğer kongre üyeleri ahaliden hemen ayırt ediliyorlardı. Kuru fasulye, pilav ile karınlarını doyuruyorlar, orta yaşlılar şehirdeki evlerde misafir kalıyorlar, yorgunluklarını atmak için kahvede domino oynayarak vakit geçiriyorlardı. Biraz hava almak isteyenler ise Kızılırmak üzerindeki bir köprüye doğru gezmeye çıkarak dolaşıyorlardı.

Buruciye Medresesinin önünde oturmuş akşam olmadan nereye sığınacağımı düşünürken; orta yaşlarda, görmüş, geçirmiş, İstanbul aksanı ile konuşan gözlüklü, boyun bağlı bir beyefendi bana “siz kongre delegesi misiniz?” diye sordu.

“Evet “ dedim çekinerek

“Kalacak yeriniz yoksa okulda yatmanıza yardımcı olurum” dedi cebinden çıkardığı mendille alnında biriken terleri silip fesini düzeltti.

“Ücreti mukabilinde olursa” dedim gururuma engel olamayarak.

 “Tabi ki “dedi yolu işaret ederek bana.

Çok mutlu olmuştum. Bir kadın da temiz bezler sererek yatak yaptı bana gösterdikleri boş okulda.

On gün kaldım sembolik bir ücret karşılığında. Bu beyin hekim olduğunu öğrendim daha sonra, kadın da hemşire imiş. Kongre bitiminde yola çıkacak ekibi beklerken de sağlık istasyonunda onlara yardım ettim. Bende Sivas’ta mecburi hizmetimi yapmıştım. Gittiğim civar ilçelerde iş bitmediğinde bana da kalmak için okulu açarlardı. Öğretmenler odasına seyyar yatak açılırdı bir günlüğüne. Okumaya devam ettim Asım’ın anılarını kaldık yerden.

“Geldiğimin ertesi günü, sabah erkenden ‘Sivas Lisesi’ salonunda oldum. Buraya ancak delege seçilmiş davetliler girebiliyordu.

 ‘Misak-ı Milli’ sınırlarındaki topraklarından gelen delegeler, Amerika’da kurulmuş, yeni kıtada güçlenmiş bir ülkenin yani ‘Amerika Birleşik Devletlerinin’ bize yardım etmesini destekliyordu.

Bazıları ise ki bunlar sayı olarak daha da azınlıkta kalıyorlardı pek istemiyorlardı. Benim gibi genç delegeler ise tam bağımsızlığı destekliyorduk.

Yol boyunca bana arkadaşlık eden bölük pörçük rüyalarımdan, düşman ile anlaşmanın uzun süreli olamayacağını, büyük dedelerimin hikâyesi olan zorunlu göçleri, Karadeniz’i görmemin nedeni anlamıştım. Aslında zor durumda kalınca, bilincim büyüklerimin tecrübelerini bana aktarıyormuş rüyalar ile meğerse.

 Göç veya esaret zorunlu bile olsa topraklarımızı korumamız gerektiğini biliyordum, bu duyguyu hücrelerime kadar hissediyordum. Bu duygu komşu kızı Marie Theres’e duyduğum duyguya ne kadar da benziyordu ya rabim.”

 İlk aşkım aklıma gelmişti. 1980 yılında Eylül ayının on ikisinde saat on ikide Bakırköy sahilinde buluşacaktık onunla oysa. Gençlik sevdası zor, mazi deşilmesi kanatıcı bir kabuk adeta hem Asım’a hem de bana. Herkesin zorluğu kendine derlerdi ama Asım’ın hayatı beni benden almıştı. Devam etmek için can atıyordum.

“Güçlü bağımsızlık fikri kongreye katılan yabancı gazetecileri, özellikle Amerikalı olanı bir hayli rahatsız etmişti. Anadolu’da Amerikan misyonerleri eğitim ve sağlık faaliyetlerine başlamıştı. Gazeteci bunu çok iyi biliyordu. Sabırlı olmalıydı. Nasıl olsa yakında durumu yerinde incelemek için General Harbord ve heyeti gelecekti. Şimdi gazeteciye düşen her şeyi tarafsızca kayıt altına almak değil miydi?

Sağlık ve eğitim konusu insanların en hassasiyetle üzerinde durduğu bir konu idi. Bu iki konuya çok becerikli bir şekilde Amerikan Protestan misyonerleri el atmıştı. “Şimdi sabırlı olma zamanı” dedim içinden. “Paşanın yanına gitmeli, askerlere ilaç, aşı, sargı bezi gibi tıbbi malzemelerini üretmeli bir an önce” diye dinlemeye devam ettim sarı paşayı. Mustafa Kemal paşanın sabırlı hali umut var, bir şeyleri ölçmüş, biçmiş hesaplamış bir lidere yakışır vakarlıkta idi. Kendi memleketimde parya olacağına, “ya istiklal ya da ölüm” diye haykırdım salonda.

Sivas’ta hekimlik yaptığım yıllarda bu salonu gezmiştim. Anılar gözümün önünde raks ediyordu. Necibe hanım evine gitmiş. Eşim ve çocuklar gelmişti eve. Beni rahatsız etmeye kıyamamış, neşeyle balkona masayı hazırlıyorlardı.

Asım İstanbul’a dönüyordu bu aşamada yalnız bırakamazdım onu yarı yolda, ailem beni anlar ve severdi. Bu çok büyük bir şans. Okumaya devam ettim.

“İstanbul’a tekrar dönüşüm daha kolay oldu. Tüm okulu sessizce örgütledim.  Anadolu’ya geçme planları yaptık, birlikte İnebolu’ya geçtik. İnebolu’da askerler tarafından işletilen bir sinema mevcuttu, buradan elde edilen gelirin birazını da tıbbiye öğrencisi olduğumuzu öğrendiklerinde bize verdiler. İnebolu’da yolcuların ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla oteller, kahvehaneler, lokantalar, taşımacılık hizmetleri veren işletmeler açılmıştı 1919’dan itibaren.

İstanbul’dan gelirken yanımızda sıhhiye depolarından kaçırdığımız malzemeleri de getirmiştik. 18 Temmuz 1920’de Cebeci Hastanesi’nde aşı yapımında çalıştık. Tıbbiyeli Hikmet ile İbrahim Tali Bey’le beraber kendi üzerimizde tifüs aşısı denenmesini gönüllü olarak kabul ettik.  Askeri cephedeki fedakârlıkları bilim cephesinde de devam etti, imkânsızlıklar içinde tıbbi çalışmalara ara vermedik, bizler cumhuriyete sevdamızı, kendi yürek sevdamızın üstünde tutan yeni nesil gençliktik.  

Asım’ın günlüğüne özenle kayıt ettiği önemli bir günü burada paylaşmadan geçemeyeceğim “4 Ocak 1921, Sıhhiye ve İçtimai Muavenet Vekili Adnan hoca seni çağırıyor” dediler. “Daha önce tıbbiye de hocalık yaptığı için bizler ona hoca derdik aramızda. Hemen gittim. Bana aşı, ilaç ve malzemeleri alarak Çankaya mevkiine yakın bir köye gitmem gerektiğini orada kolera şüphesi olduğunu” söyledi.

“Sağlık ekibinin içinde şoförlük bilen tek ben olduğum için tüm tıbbi malzemeyi yükleteceğim kamyonu da ben kullanacaktım. Eşi Halide Hanım bizi o köyde karşılayacaktı. Yanında yardımcı bir hemşirede olacaktı. Ben yanıma bir sıhhiye çavuşu alarak hemen köye gittim. Günümüzde on beş yirmi dakika da varılacak köye iki saatte zor gittik. Hemen çocukları muhtarlığa topladık. Su numunesi aldık. İshali olanlara tuzlu su hazırladık, içirdik. Kadınlara yardım eden ‘Halide onbaşı’ dedikleri, Adnan Adıvar’ın eşini uzaktan yanında bir hanımla birlikte evlere girip, çıkarken gördüm. Akşama doğru ayaz çıktı, güneş inmeden Halide hanım ile yardımcısını evlerine bırakmayı teklif ettim. Yorgunluktan bitap düşmüş iki kadını köyün ortasında bırakmazdım. Ama yanlış anlaşılmaktan da korkuyordum. Neyse ki kabul ettiler. Asım’ın kalbi kadar güzel, düzgün yazıları eski defterde hala biraz önce yazılmış gibi taptaze.

“Gözlerim Halide onbaşının yanındaki yardımcısını fark edince, beynimi sanrılar bastılar zannettim. Sırılsıklam terlediğimi hatırlıyorum buz gibi akşam soğuğunda; hiç sesim çıkmıyordu. Başımla kibarca selamladım karşımdaki hemşireyi. Nezaketle kamyonun tentesinin altına oturmalarına yardım ettim. “Good Evening “ dedi bu kez sesin sahibi. Evet, ses o, görüntü o. Bu bozkırda, bu zor şartlar altında tam da delirecek zamanı bulmuştum ya rabbim. Kendimi toparladım. İçimden dua ile karışık yalvararak, iyi olmayı diledim, bir anda. ‘Thank you. What a nice surprise to see you in these little village, Marie Therese’ sözleri döküldü.

Allah’ım aklıma sahip çıkayım lütfen. Tüm anılar defterde dün yazılmış gibi duygu kokuyor. Adeta benim ilk aşkımın hikâyesi bu. Nefes alamadan sadece okuyordum. Farklı bir yer ve zamana ışınlandım fark etmeden.

“Büsbütün şaşırma sırası Halide Edip’e gelmişti. ‘Siz birbirini nereden tanıyorsunuz.’ diye üstündeki kalın hırkasına sarınarak sordu. Marie Therese, İngilizce olarak İstanbul’dan tanıştığımızı, Sivas’taki babasına ve annesine bir mektup yazarak bana göz kulak olmalarını rica ettiğini bir çırpıda anlattı.”

Asıl sürpriz ise Asım not defterinin en son sayfasındaydı. Bu cümle ise dedemin kaleminden çıkmıştı. Dedem “Asım ’çığım kendini üzme geçen yıllar için “Kimin ‘Karşı’sında durduğun değil, kimin ‘yanında olduğun önemlidir; çünkü ‘karşı durduğunla değil, ‘birlikte yürüdüğünle fark edilirsin…” diye yazmıştı mükemmel el yazısı ile Ece Ajandasın en son sayfasına.

Akşam olduğunda masa başına tüm aile toplandık. Dedemin küçük bir çocukken bize anlattığı tayyi zaman ve tayyi mekân masallarından kopup gelmiş Dr. Asım bütün günümü benden nasıl ödünç aldığını anlattım onlara. Ben anı defterini mi okudum yoksa bizzat bir başka boyutta mı yaşamadım bilememiştim. 12 Eylülde kayıp ettiğim sevgilim, bana 2018 de anılarımızın içindeki sislere sarınarak geri dönmüştü. Acaba insanların kaderi sevdikleri insanlarla ile zaman zaman kesişiyor muydu?

Sanırım kendisi de hekim olarak cephede görev almış dedem, bu defteri aziz bir arkadaşının hatırası kabul ederek saklamıştı. Benim eski yazıyı öğrenme nedenim ise dedemin tıp tarihine duyduğu merakı bana aşılmasından ileri gelmekteydi.

Çocuk doktorluğu yapan kızım, Asım’ın anılarını öyküleştirerek yazmamı istedi benden. ‘Bunu ancak senin gibi hem mesleğini çok seven, hem de insanlara değer veren biri yapabilir’ diye beni yüreklendirmişti. Tarihte bir anı daha sayende hayat bulmuş olur şeklinde ısrar etmişti.

Aile hekimi uzmanı olan damadım da bana yardım etmeyi kabul edince artık kalemi elime alma zamanı geldiğini anladım. Birlikten kuvvet doğmuştu. Birlikteliğimizin yeni evimizde de devam etmesinin sembolü olan balkondaki gül ağacının nereye koyacağımız kararlaştırdık birlikte o güzel gecede.

‘Açılan bir gül gibi, gir kalbe gönül gibi’ şarkıyı sevdiğimi bilen eşim udu ile sohbete eşlik ederken, çocuklarıma dönerek ‘anladım ki, insanlar değil devletler zamana, şartlara, mekâna göre düşman olurlarmış. Sırf devletler zaman zaman düşman, zaman zaman dost diye, insanların düşman veya dost olması gerekmiyormuş’ dedim gülerek.

Hayat yolunda bana eşlik eden kendi güzel, huyu güzel eşim ‘bilgi, sevgi kendine kayıtsız kalan kişileri ve toplumları affetmez çok haklısın canım’ diye beni destekleyerek hocam Alaeddin Yavaşça’nın zirgüle makamında ziynet gibi bir İstanbul şarkısı ile ruhumu yıkayıp temizlendiği eşsiz bir geceydi. O geceki huzurlu uykumu hala hatırlarım.

20.05.2019 23:23:09

Bir cevap yazın