Cam Kırıkları

Hallerimiz gerçek, yollarımız değil. Bulduğumuz düş kırıklarını dolduruyoruz valizlerimize, ağır mı ağır. Düş kurmamızın nedeni annemiz o bizi itiyor uçurumlara yavrum diyerek, avukat ol, hekim ol, evlen, çocuğun olsun, bir de mutlu ol diyor.

Hatta boş konuşanlara aldırma ama onlar gibi ol. Yakınma, neşeli ol, doğruyu söyle ama kimseyle takışma, entelektüel ol ama aptallarla iyi geçin. Ya babamız bizle öğünmeyi seven ya da eşimiz her şeyini bize temizleten ama ruhunu başkalarıyla avutan. Düş kurma fabrikamızın lideri öğretmenler haydi gelin cam kırıklarını bilincimize gömelim köstebekler gibi düşlerimiz de gün yüzüne çıkamasınlar.

Valizimi aldım görevlinin önünden. “Sizin hakkınız yirmi beş, valiziniz otuz, beş kilo azaltmanız lazım, ya da farkını ödeyin” dedi. Param da azaltacak yüküm de yok. Uçurmazsanız uçurmayın beni o devasa uçaklarınızla, yürürüm ben yolumdan usul, usul…

Kimi atayım bavulumdan, anamla anılarımı mı? Babamla korkularımı mı? Kocamla yalnızlıklarımı mı aynı yatakta, tek vücut da zıt ruh yükümü mü? Bavulu attım. Bavul kendi beş kilo ediyor. Üstüme giydim bana ait olanları, böyle daha iyi. Anlatmak anlama noksanı sarhoş ruhlara düş kırıklıklarını, yalınayak cam kırıklarına basmaktan daha acı veriyor. Tersliyorlar düşlerimi, terslenmeden dinlenmek isteyenler. Yeni bir beden yeni bir ruh satın almak için ilerliyorum alış veriş merkezine doğru. Yeni yeni bedenler gelmiş modaya uygun, tezgâhtara yeni bir ruh istiyorum diyorum şu yazlık mor bedene uygun olsun. Yeni bir de ev satalım size yanında diyor kadın. Şu mor bedene çok yakışanlardan. Gösterdiği üç boyutlu hologramlara girip, evleri geziyoruz birlikte….

Gün evine giderken bahçemize varıyoruz. O bana çiçeklerden söz ediyor, harika isimleri olan ağaçlardan, lacivert çimenlerden. Üstünde neşeyle koşan pembe koyunlar var. Kırmızı sütler sağıyoruz ılık ılık akıyor boğazımızdan. Sarı gökyüzünü katık ediyoruz neşeyle kahvaltımıza.

Yeni evimiz de yeni hayatımız gibi bembeyaz. Bahçenin geniş duvarına beyaz bir perde geriyoruz eğri, köşelerini kabuğunda kurumuş sarıakreplerle tutturduğumuz. Bir köşeye sevdiğimiz kitapları ekiyoruz. Sayfa sayfa açıyor çiçekleri, gölgesinde saatlerce konuşuyoruz. Siyah, kahverengi, haki yeşil çiçekler dans ediyor yatak odamızın penceresinde. Saint Exupery ile Tanpınar oturmuşlar bahçedeki tahta kanepeye; Abasıyanık ayakta, Cervantes volta atıyor. Hakan Akdoğan lacivert çimenlere oturmuş elinde Umberto Eco. Duvarda Charles Dickens’in portresi var. Niccolò Machiavelli’ye kızıyor. Düşlerimi sen kırdın, şimdi de sen süpür diye.

Küçük serin göllerimiz var, sarı sıcak çöllerimiz evimize yakın. At diyorsun üstünden yüklerini gel çırılçıplak girelim göle. Yıllardır çöllerde üstündeki yüklerle bedevi devesi gibi gezmekten yorulmadın mı? Beş bin yıldır geziyorsun düş kırıklıklarınla çöller seni eritti. Senin için hayat kâğıdını ters yüz edebilirim, biliyorsun.

Evet, benim için ayı gökyüzünden indirebilirsin, biliyorum. Ama indirme yerinde güzel bazı şeyler gibi ay da. Elime geçince yitirecek değerini aynı ötekiler gibi. Değerini bilemiyoruz sevginin, ilginin, peşinde koşuyoruz düşlerimiz kıranların. Sonunda ben turkuaz denizi özlüyorum, sen kırmızı balıkları. Bahçemize kumlar yağmaya başlıyor. Tanıyamadığımız silik soluk bir imge kalıyor elimizde, kırpıp kırpıp yeni yüzler yaptığımız. Ben vitray yapıyorum kırık camlardan. Düşlerimi süsleyen güzellikleri tercih ediyorum sahici mutlulara. Sen gidiyorsun başka düşlere…..Yeni ve eski ailem yapayalnız kalıyorlar.

Bir cevap yazın