Çerçi kızı boncuğa aşık mıdır?

.

-Karpuz parmak, karpuz parmak neredesin?

-İşte geldim, işte geldim buradayım…..

Çocukken çok sevilen bir oyun nakaratıydı bu sözler. Babam “Ayla buraya gel, “ diye oyunun tam da ortasındayken seslendiği zaman sokaktaki arkadaşlarımın yanından ok gibi fırlar. Hemen yardımına koşardım. Zaten gecikirsem yanardım. Babam eliyle vurmasa da diliyle vurmaktan beter ederdi. Kim demiş şiddet sadece elle olur diye, dille de olur. Psikolojin öyle bir kayar ki, celladını seversin alışırsın. Artık kötü sözler söylenmeyince sevilmiyorum sanırsın.

Yıllar sonra “Ayla hanım, sizi övdüklerinde sessizleşip hemen o kişileri yanınızdan uzaklaştırıyorsunuz. Oysa sizinle iş birliği yaparak ağır işlerin altına girenleri de ödüllendiriyor cesaretlendirerek onlara iş kurduruyorsunuz, ilginç kadınsız vesselam, “ diyerek övgü ile yergi arası bir paylaşımını temizlik şirketini açtığı gün benimle paylaşmıştı en yakın müttefikim. Daha sonra en güvendiği elemanını benim yanıma verirken RCyNur24’un işletim sistemine sadakat çipini kendi elleriyle yerleştirmişti.

Bazen rüyalarıma girer rahmetli babam. Bak gene rahmet istedi benden.  Aslında severim sayılır babamı. Muhtemelen o da sevmiştir beni. Ama babamın geçim, benim büyüme sancıları çektiğim yıllar hayat yükünün sevme ve sevilme arzusundan daha ağır olduğu zamanlardı. Herkes kendisinin robotuydu. Kendini bozana kadar hor kullanır, sonrada ölmeye hastaneye giderdi. Evde ölmek o kuşağa nasip olmadı. Rahmetli de diliyle tüm hastaneyi bezdirerek, canından bezdiği için gitti o yıllarda. Yoksa bir şeyi yoktu. Tatbiki ölüm raporuna bir şeyler karaladı hekimler. Zamanı gelince sırf doğduğumuz için ölüm krallığına gideceğimizi bile bile hekimliği meslek edinmek ise Prometheus gibi kaderleriydi onların. Ne yapsınlar rapora tanı, hekime hasta, mezarcıya da defin lazımdı. Böyle dönerdi o yıllarda ekonomiler.

Babam yıllarca gezdiği topraklarda gömülmek istedi. Onu köyüne, annemi ise uzaya, çocukluğumu da ruhuma gömdüm.

Oysa mutluluk bir çerçinin köye girişinde, güneşin dağların üstüne doğuşunda ise şehirlerin büyüsü ayağımızda pranga olmaya devam ettikçe şimdi mi nasıl döndüreceğiz devranımızı? Onun dönmek için bize, bizim de onun üzerine bırakılmaya ihtiyacımız var?

Uzun çerçilik yürüyüşlerimizde babama “Ölüm neden var?,” diye sormuştum. “Öteki dünyadaki hayata giden bir yol ölüm,” demişti. Sanırım yaşamda aynı çerçinin köye giden yolunu gösteren tabelalar gibiydi bizlere…..

Babam çerçilik yapardı. Erkekler için bıçak, kürek, kara lastik soğuk kuyu ayakkabı, çizme tütün, sapan lastiği, ispirto, kadınlar için kap kacak, kumaş, genç kızlar içinse ataların “çerçi kızı boncuğa âşıktır” sözünü doğrularcasına ayna, tarak, küpe, kolye gibi süs ve süslenme eşyaları satardı. Her yola çıkışında ağır yükleri katırı Kaçar’ın heybelerine yüklerdik birlikte. Kaçar’ın çok güzel bir semeri vardı. Ben her sabah erkenden hayvana su, yem verir. Tımar eder. Yaralarına bakım yapardım.

Dönüşünde, babam tüm yüklerini bakkal Cemal’e satardı. Birkaç gün sonra parasını alır gene bezleri, kapları, öteberi, incik bocukları Kaçar’ın heybelerine yükleyerek yola koyulurdu. Yaz tatili ise beni de yanında yardıma götürürdü. Sadece annem çamaşır yıkayacağı zaman evde kalır ona yardım ederdim. Başka çocukları yoktu kız ya da erkek. Babam evlenmek istemişti ikinci kez ama fakirlik kuma belasından kurtarmıştı annem ile beni. Her kötü durum herkes için kötü değilmiş o zaman anlamıştım.  O yıllarda köylerde para az, ürün nispeten boldu. İşte köylünün kendi yemeğe kıyamadığı ürünleri şehirlere getiren lojistik uzmanı olmayı babamdan öğrendiğim kariyerimin stajyerlik dönemine de böylece başlamıştım ilkokul yıllarında.

Geçen ay doğan ikizlerimi avuturken, uykusuz gecelerimde aklıma sen düştün baba. Bir ara uyuya kalmışım koltukta seni gördüm rüyamda. Sen yanında biri ile Kaçar’ı yanınıza katmış yürüyordun. “Yanın sıra yürüyen kim acaba”, diye Kaçar’ın kara gözlerine baktım. Bir de ne göreyim yanın sıra ben yürüyorum. On yaşlarında ya var ya yokum. Ayağımda soğukkuyu kara lastikler, içinde bülbül gözü desenli çoraplar.

— “Nereye gidiyoruz baba?”, dedim gözümle.

Ne sen, ne de ben cevap vermedik.  Ben benden ayrı bir ben olabileceğini, bunun da ancak rüyada olduğunu anladım sayende yıllar sonra. Onun için sen sürekli Rüyada yaşıyoruz Ayla. Gerçekte değil,” diye beni avuttun yıllarca.

“Aklında olmayan biri özlenmez,” derdi edebiyat hocamız. Senin gözünle verdiğin mesajlarının rengini özlemişim demek ki aradan geçen onca zamanda.

Sormaya devam ettim, senin yanında yürüyen kendime ama seninle beraber olan ben, hiç de ummadığım bir cevap verdi.

— “Sana ne, nereye gidiyorsak gidiyoruz, sen rüyadasın, biz gerçekteyiz, cevap versekte anlamazsın ”diye hırladı.

Cevap vermek istedim ama sesim çıkmıyordu. Benden ayrı olan ben konuşabildiği halde ben konuşamıyordum. Rüyamın içinde başka bir gerçekte olduğumu hemen anladım. Kendimi zorladım. Nihayet bağırabilmişim.

Eşim;

“İyi misin, Ayla,” diyerek yanıma koştu.

Acaba ne diye bağırmıştım. Merak içinde idim.

-Ne dedim ben, ne dedim ben Suat?

— Anlaşılmıyordu sultanım,

-Kırık leblebi, pazen, naylon, çivit gibi şeyler duydum bir birinden alakasız.

Sanki “Çerçi olalım çerçi, kırık leblebiler dolduralım yüreğimize, gülerek ikram edelim kırılan kalplere dişi kırmayan kırık leblebileri,” gibi anlamsız bir şarkı söylüyordun.

“İkizler seni çok yoruyorlar ben uykumu aldım. Git bir iki saat dinlen, uyu kendine gel,” diyerek beni yatak odasına götürdü eşim.

Zaman içinde köylü şehre göçtü. Köyde kalanlar ise büyük oranda üretimden vazgeçti. Dağlar koyunsuz, kümesler tavuksuz, tarlalar ekinsiz, bahçeler sebzesiz kaldı, bağlar viran oldu. Lojistikçi olarak bu yeni dönemde yeni bir çerçi türünün ortaya çıktığını gördüm lohusalığımda. ‘Robot gezici marketler’

Atlı, katırlı, arabalı çerçilerin yerini alan robot kamyon, kamyonet, gibi motorlu araçlar kullanan bu internet üzerinde yeri öğrenilen gezici marketler, geldiklerini haber veren ritmik müzik sesleriyle köy, köy, mahalle, mahalle dolaşıyorlar adına şehir denen mega köylerimizde. Onların sesleri beni alıp götürüyor anılarımı sakladığım çeyiz sandığıma.

Araçlarına doldurdukları yumurtadan ekmeğe, peynirden süte, domatesten bibere kadar her şeye kolayca müşteri buluyorlar. Takasın adı bile geçmiyor, herkes dijital para veya kredi kartı kullanıyor.

Artık eski çerçilerin köyden aldıklarını günümüzün çerçileri üretmeyen mahalle tipi köylüye satıyor. Yeni köylü, sabah kahvaltısına oturmak için gezici marketin müzik sesi eşliğinde fırından getireceği ekmeğini bekliyor. Bu nedenle artık tüm insanlar, şehirlerinde yaşarken tarhana, salça, yoğurt, peynir, köy yumurtası, köylerinde ise boncuk, pazen, lastik satın aldığı eski çerçinin yolunu bekledikleri gibi laboratuvar üretimi ürünleri pazarlayan robotik gezici çerçi marketlerin yolunu bekliyorlar.

“Korona negatif” çiplerini göstererek sokaklarımızdan yürüyen tezgâhlarıyla sabahları Cyborg sebzeciler, akşamüzeri meyvacılar geçiyor. Yukarıdan sarkıttığımız sepetler sayesinde fiziki mesafemizi koruyarak mekanik sohbetler ederek sosyalleşiyoruz robotlarla.

Bakalım mega köyünde gıda üretmeyenlerin gıda ihtiyacını; bu yeni tip robotik gezici zincir marketler ne vakte kadar karşılayacaklar? Kredi kartlarımız ne zaman “yetersiz bakiye” verecek? …..

Bir cevap yazın