Her şey bana biraz garip görünmeye başlıyor, biraz yapay gibi mesela. Kimi zaman, etrafımdaki hiçbir şeyin gerçek olmadığı duygusuna kapılıyorum. Sanki her şey bir sahne ve herkesin bu sahnede bir rolü var. Kime gerçekten güvenebilirim?

Sonunda cesaretimi toplayıp bu durumdan karıma söz ettim. Bana garip bir şekilde baktı. Ardından, karım Ayşe, bir doktora görünmem gerektiğini söyledi. Bu davranış pek onun yapacağı şey değildir aslında. Kendime konuşuyorum sürekli. Sanki içimde bir ben daha var. Muazzam sohbet ediyoruz içimdeki benle. Aynı zamanda da çatışıyoruz iç içe içimdeki benle. Ama hiç küsmüyoruz.

Aslında, kulağa delice geliyor biliyorum ama gitgide daha sıklıkla, karımı gerçekten tanıyıp tanımadığımı düşünmeye başladım. Son zamanlarda çok sinirli ve rahatsız görünüyor; eskiden hiç böyle değildi. Aslında tam olarak neyin değiştiğini söyleyemiyorum ama bütün bu ufak tefek değişiklikler, bana bazen onun aslında benim karım olmadığını düşündürüyor. Evlendiğimiz sıralarda çekilmiş eski bir takım fotoğraflarla, yakın zamanlarda çekilmiş olanları karşılaştırdığınızda, bu değişikliklerden bazılarını gerçekten içimdeki ben de onaylıyor. Parmak izlerini karşılaştırmak bir şeyleri kanıtlayabilir mi, diye merak ediyoruz birlikte…

Duygularımı, sezgilerimi ve izlenimlerimi olabildiğince dolaysız ve özenli biçimde inceleyip çözümledikten sonra, bunları gerçekten yaşadığıma mantıksal açıdan inanmadığım bir noktaya geldim. Ne ki, içimde bir yerde, aslında yanıldığım konusunda inatla direten bir parça var. O bendeki ben. Hayata tutun diyen benden içeri bende olan en yakın dostum.

Evim şehre uzak, yeşillikler içinde. Arabam ile işten dönerken yan camın düğmesine basarak indirdim. Hava rüzgârlı ve soydukçaydı. Bacaklarımı germek amacıyla arabadan çıktım. Dakikalarca direksiyon sallamanın gerginliği, sırtımı ve boynumu yormuştu. Taşlı yolun kenarına doğru yürüdüm. Toprak daha önce serpiştiren sağanak nedeniyle nemliydi. Bulunduğum yerin az uzağında, güney yönündeki dağ yamaçlarına yağan o şiddetli yağmur hâlâ sürüyordu.

Bir an düşündükten sonra, eve değil, dönüp Hülya’ya gitmeye karar verdim. Hülya’yı çalıştığı hastanede bulacakmışım gibi, çok yabansı bir duyguya kapılmıştım. Onunla tanıştığımdan bu yana hep böyle yapmış ve gidip onu hastanede bulmuştum. Kimi zaman polikliniğin kapısı önünde biraz oyalanırdım.

Hülya’ya er ya da geç çıkardı ortaya. Onunla bu biçimde buluşmaya öylesine alışmıştım ki, onu her zamanki gibi, yeniden bulacağıma kesinkes emindim. Oysa, o gün onu bulamamıştım. Bütün akşamüstünü hastanenin olduğu binanın yanındaki kahvede beklemekle geçirdim. Bir şeyler içermiş gibi yaparak ana kapıyı gözetledim durdum. Sonra, alacakaranlığa doğru, artık içerden çıkmayacağını anladım. Birden, yanımda oturuyormuş da gitmiş duygusuna kapılı verdim.

Aynı gece onunla birlikte gittiğimiz sahildeki balıkçı lokantasındaki aynı masaya oturdum ve onu bu seferde bu mekânda beklerken duygularımı çözümlemeye çalıştım. Artık bu dünyada olmadığını anlamıştım. Gitmişti ya da onu da kaçırmışlardı.

Vazgeçmiştim. Güzel bir gece uykusu uyumak için yeniden evime döndüm. Evimde tanıdık bedenlerdeki, tanımadık ruhlarla sohbet ettim, ama her nasılsa zamanımı boşa harcadığımın ayırdındaydım. Ne ailem, ne de sevgilim ortadaydı. Herkes beni bırakıp başka bir dünyaya gitmişti. Bugünlerde bu dünyada bir salgın, bir deprem, bir meteor varmış da onlar sanki bir başka dünyaya gitmişler. Bütün bunlardan benim ise hiç haberim olmamış, Giderken yerlerine maskeli ikizlerini bırakmışlar. Ama çok belirgin bunların o tanıdığım, sevdiğim alıştığım insanların alelade bir kopyası oldukları.

“Derdini söylemekle ona çare bulmanın farklı olduğunu bu gece anladığıma göre ya büyümüşsündür ya da rüyadan uyandım demektir,” derdi anneannem,  büyümek çocukken en çok özlem duyulan, büyüyünce ise en çok üzen duyguymuş şimdi anladım anneanne. En acıklısı ise kısmet ile nasip arasında sıkışıp kaldığımı büyünce ve rüyadan uyanınca anlamak. Üstelik de bu nasıl bir rüya ise gene uykum gelmişti, gerindim. Bedenim sertleşmişti. Daha sonrasını hatırlamıyorum. Işık, sema, bir köşede sohbet eden bir takım canlılar arasından selam vererek geçerken, birisi tüm nefesiyle üzerime üfledi, kendimi demir karyolada tir tir titrerken buldum…………….

“Ara sıra tekrarlayabilir,” dedi doktor endişeli, asık, buz gibi bir suratla Ayşe’ye. Neden buradaydık anımsayamadım. Hastane yatağındaydım. Dört bir tarafımda kablolar, mekanik sesler vardı.

“Görüş süresi bitti, “dedi Hülya’ya benzeyen hekim hanım karım Ayşe’ye. Birbirlerini tanımıyorlar sanıyordum. İnsanın sevgilisi de eşi de bir birine bu kadar mı benzer! Ben nasıl bir insanım bilemedim.

“Seni Doktor Hülya’ya emanet ediyorum,” dedi Ayşe ağlayarak yoğun bakımdan çıkarken. Benim anımsadığım Ayşe, hüzünlü, somurtkan, yumuşak yüz hatlarına sahip bir kadındı. Her zaman ve her şartta acı çeken, kendini adamış bir anneydi. Yine anımsayabildiğim kadarıyla, çok nazik, hiç de bencil olmayan, pek utangaç, çevredeki herkese hizmet edebilmek için kendini paralayan sevgi arsızı bir kadındı. Sık sık yaptığı fedakârlıklara teşekkür edilmesini beklediğini itiraf ettiğinde anlamıştım bu sevgi, beğenilme açlığını. Ben hiç beklemem kimseden hiçbir şey. Beklenti şeytanın da kendisi olduğunu çocukken annemden öğrendim.

“Söylesene, Ayşe nerede?” diye sordum, Doktor Hülya’ya birdenbire kafama dank etmişçesine.

“Ha, o mu, sekizinci kıtaya gitti,” diye kayıtsız bir sesle yanıtlayarak benden uzaklaştı Hülya.

“Peki, çocuklarım nerede?”

Kayıtsızlığını göstermek istermişçesine gözlerini devirdi.

“Birlikte sekizinci kıtadalar,” dedi aynı sakinlikle Hülya.

Şimdi anladım, tüm herkes bu dünyadan başka bir evrene yani sekizinci kıtaya göç etmişlerdi. Birden kendimi iyi hissettim ve onların da burada olduğundan daha kötü bir durumda olduğuna ilişkin en ufak bir kuşku bile duymadığımı söyledim Hülya’ya gözlerim parlayarak.

Bana baktı ve güldü. Bir mutluluk ve hafiflemiş duygusu her yanımı sardı. Ama Hülya,

” Artık buralarda değiller, hiç kuşkusuz,” dedi hiddetle. “Hiç kuşkusuz, geri de dönecek değiller. Ama ben buradayım, Yusuf” diye gözlerini kısarak gülümsedi.

Yatağımdan kalkmak istedim ama her yanı saran kablolar nedeniyle kalkamadım, gözlerimi kapattım. Doktor Hülya yanımda durmuş, hemşireye ilaçlarımı yaptırıyordu. Belki de dışı Hülya içi Ayşe’ydi. Yâda hepsi farklı farklı kabuklarda aynı insanlar. Benim içimdeki ben bendeki ama onun içindeki ben Hülya’ydı belki.

İkinci Bölüm: “Zaman Hayatın Katilidir “ derler.

 

“Büyük şehirde nasıl yaşasın ne yapsın oğlum iki küçük çocukla,” diye iç geçirdi Hacer Hanım.

“Kalk bey gidelim çocukların başında duralım. Ben o dul kadınla evlenme,” dedim ama dinletemedim benim aptal oğlana diye sızlanarak bacaklarını ovuşturdu. Yahya Bey kırk yılı aşkın süredir evliydi Hacer Hanım’la. Biricik oğulları Yusuf’un Hülya ile düğünlerini beş yıl önce yapmışlardı. Arka arkaya doğan torunlarla babaanne ve dede olmuşlardı. Tam keyifleri yerine gelmişti ki.

Hülya onlara yılbaşı hediyesi olan büyük bir tablo yollamıştı. Tabloyu açtıklarında adeta kanları donmuştu. Yaşlı bir adam elinde bir çocuğu yiyordu. Hacer hanım hemen telefon sarılıp biricik oğlunu aramıştı.

“Anne boşuna endişeleniyorsun,” demişti oğlu gülerek “O resim çocuklarını yiyen Satürn’ün,” bir replikası demişti telefonda. Annesi bu kelimeyi çok fazla anlamasa da sormamıştı.

Goya’nın bu tablosunu Hülya, resim kursunda elleri ile yaptı, çok güzel olunca da size hediye etmek istedi, bütün mesele bu, diyerek annesinin içine su serpmişti. Fakat Hacer Hanım bu resmi hiç hayra yormamıştı. “ Bunu ancak gelin eve bizi ziyarete geleceği zaman as duvara Yahya Bey, “ demişti eşine yalvarır bir tarzda.

Doğumlardan sonra Hülya’ya bir şeyler olmuştu. Çok sevdiği mesleğini artık yapmak istemiyordu. Öz kızının kızı olmadığını, hatta kızının ikiz olarak doğduğunu, birisinin hastanede başkasına verildiğini iddia ediyordu. Bazen de gerçek kızını vapurda gördüğünü, tam vapur yanaşırken yanındaki kişinin onu hızlıca iskeleye atlayarak kaçırdığını söylüyordu. Kızı İrem bu durumu anlamıyordu. Henüz çok küçüktü.

Eve geldiklerinde iki çocukla bitkin buldu Hacer Hanım ve Yahya Bey bakıcıyı. Oğulları Yusuf’un elindeki bir mektubu üzgün üzgün iç çekerek defalarca okuduğunu daha sonrada hastaneye kaldırıldığını fısıldadı bakıcı. Mektubu getirip ellerine tutuşturdu.

“Canım Yusuf’um, Sen bana Hülya,” diye sesleniyorsun ama ben Ayşe’yim. Sana olan sevgimi anlatmaya hiçbir sözcük yetemez. Bu öyle kuvvetli bir sevgi ki, her an seni yaşamak, seninle yaşamak, seninle çocuk yapmak istiyorum. Sen benim ilahımsın, çocuklarımı bile senden daha fazla sevmeyeceğim. Eğer seversem aynı Goya’nın eserindeki Satürn tablosundaki kendi çocuklarımı yok edeceğim. Çünkü olur da çocuklarımı fazla seversem sana kalbimde yerim kalmaz,

“Bil ki; her hayalde başköşeye kondurduğumsun. Unutma ki; benim en tatlı uykum, en hakiki mutluluğumsun. Bazen yokluğunu haykırmak istiyorum, o koca yüreğinin yanımda olmayışından duyduğum hüznü herkes bilsin diye. Sana olan sevgimi herkes iliklerine kadar hissetsin diye avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum: Seni seviyorum.” diye Ayşe’nin el yazısı ile Hülya diye imza yazmıştı. Mektubun üstüne sonradan eklenmiş titrek bir el yazısı ve farklı bir kalem ile not almıştı Hülya “Yusuf beni terk etti, “ diye yazmıştı.

Gözlerinde birken yaşları elinin tersi ile sildi Yahya Bey “Capras diye bir hastalık adı yazıyor burada” dedi torunlarını bağrına basarak. “Doktor bu dünyadaki gerçeklik algısını yitiren bu tip hastaların kendilerini sekizinci kıta hissettiklerini anlattı bize” diyerek avukatın çocukları korumak için bir dizi önlem aldığını sıraladı arka arkaya. “Şu bize resmini gönderdiği Goya’da aynı hastalıktan çok çekmiş, “ diyerek torununa kuvvetle sarılarak “tevekkeli bana benim adım Ayşe, Yusuf bana Ayşe diye sesleniyor, sizde öyle seslenin, “ diyordu son bayram ziyaretine gelişinde Hülya bize diye sızlandı Hacer Hanım.

“Bey, bu Capras mıdır nedir, Yusuf’a da Hülya’dan bulaşmasın, malum Corona gibi bizim oğlana da bulaşırsa, çünkü Yusuf bana zaman zaman eşim Ayşe bekliyor,” diyerek kapatıyordu telefonu,” diye seslendi. “Bulaşıcı değilmiş ama maalesef karı koca ikisi de aynı hastalığa yakalanmışlar,” diye iç çekti Yahya Bey. Mırıldanarak bir şeyler söylemeye başladı.

 ‘Ya Capras, ya da Corona,

Hangisinden kaçarken tutulduk acaba bu yolda,

Yusuf, Ayşe, Hülya,

Sahi sanki kimdir Hacer ile Yahya,

Gerçek nedir, Hastalık nedir acaba,

Sonuçta, yaşam sürüp gidecek biteviye sonsuza,

Ruhumuzu ısıtan güneşli bahara merhaba,

İster Corona, ister Capras umutla bakacağız yarınlara,

Madem torunlar, geleceğimiz, ruhen gençleşip göz kulak olacağız onlara,’

Üçüncü Bölüm :‘Chagas, Çeçe Sineği ısırması, Callisto çarpması

 

Corona virüsleri alanında çalışan bilim insanı Dr. İrem Hanım, Capras, Chagas gibi böcek ısırması ile geçen hastalıkların panzehrini yapan sanal laboratuvarın sorumlusuydu.   Ekibin iki insan araştırmacısı, üç Cyborg, dört de dijital yapay zekalı elemanı vardı.

Gregor Samsa gibi Dr. İrem ve ekibi de kendilerine atfedilen yükümlülükleri yerine getirmek için hem dijital ailesi, hem insan işvereni, hem de karma dijital toplum tarafından baskı altında çok yoğun çalışmaktaydılar.

Anne ve babasının Capras dan ölümü ile birlikte diğer çocuklar ailesiz kalmasın diye dijital yenidünya düzeninde kalan insan çocukların, insan annesi olmaya çaba harcıyordu. Dijital düzenin istekleri karşısında bunalarak yabancılaşan ve isyan eden Dr. İrem gibiler dev böceğe dönüşerek hemcinsleri tarafından yok edilen Gregor Samsaların, neden böceğe dönüştüğünü hiçbir zaman sorgulayacak vakti bulamıyorlardı.

Yeni normale uyum sağlamaya çalışırken, hem de hiç bilmedikleri anneler için beyaz tulumlarıyla bir laboratuvarda uğraşıyorlardı,

Çoğu zaman da kendilerine virüsle uğraştıkları için fiziksel değil, sosyal mesafe koyan insanlar için çaba sarf ediyorlardı

En güzel en gerçek şeyin, yaşamak ama ‘Transhuman’ olarak değil, insan olarak yaşamak olduğunu bildikleri için arılar gibi aydınlığa yönelerek çalışıyorlardı. Oysa Cyborglar onlara daha naziktiler. Kapitalizmden nefret eden Kafka acaba ‘kreditör dijitalizm’ çağında ne neye dönüşürdü? Asimo? İrem? Öğrenen Zekalı Böcek?

Bir cevap yazın