Cyborg ile Üniversite Günlükleri
“Korona’dan önce Korona’dan sonra”

Üniversiteyi kazandığı için ailesine taksitle aldırdığı
Markalı kıyafetleri üzerinde, son moda akıllı telefonu elinde “Kahramanoğlu”
yerleşkesi yazan kapıdan içeri fiyakalı fiyakalı girdi. Küçük şehrin en uzak noktasına, ulaşım
imkânları kısıtlı Allah’ın dağına, üniversite kurmak kimin aklına gelmişti bilinmez!
Şehirden uzak olması merkezdeki esnafın işine gelmezken, etrafta mantar gibi biten
ünlü markaların taklidi kahvelerin, nargilecilerin, pastanelerin, bistroların, lokantaların,
büfelerin bolluğu da öğrenci milletinin işine geliyordu. Bu mekanlar üniversitenin
tamamlayıcı birer unsurları olmuşlardı adeta.
Nedense kampüsün dibinde sağlığa sakıncalı yerlerin bulunması sağlık alanından
profesör olan rektörü ve yardımcılarını rahatsız etmiyordu. Üniversite bulunduğu yerde
ekonomiyi ayakta tutuyordu malum……
Belediye otobüsünden inen Seyit kahveler, öğrenci lokantaları arasından geçerek
üniversitenin ana kapısına doğru yürümeye başladı. Üzerindeki lise öğrencisi havasını yeni
yeni atmaya çalışıyordu. “Dersi kırınca hemen buraya gelmeli, az zamanda bir manita
yapmalı” diye geçirdi içinden. “Şöyle ufak tefek fındık kurdu gibi bir kız bulmalı, yurtta
kalmalıyım, hatta mümkünse manita da, bende evde diğer arkadaşlar ile kalmalıyız. Kız
mümkünse el değmemiş olmalı, baktım sıkıldım, kızım sen benim için çok iyisin, benden daha
iyilerine layıksın derim, hemen başka manitalara bakarım. Her seneye en az bir tane olmalı
canım. ”diyerek iç geçirdi.
Kafasını iki yana sallayarak “Boşuna mı kazandık bu üniversiteyi, gerçi kıskanç
amcamın oğlu, oğlum burayı bitiren işsiz geziyor diyor ama boş ver o kıskancı, sanki kendi
mühendis oldu da hangi işte çalışıyor. Taşımacılık firmasında amele, bir de müdür oldum
diye bizimkileri kekliyor gerzek….” diye söylenerek ana kapının dibindeki yokuşu
tırmanmaya başladı.
Az ötede Caner, yeni kazandığı, adını söylemeyi kendisi bile başaramadığı, çıkınca
hangi alanda iş bulacağını bile bilmediği bölümüne doğru yürürken, derin düşüncelere dalmış,
“Ah bir de annem, babamı ikna edip şu dere boyunda duran uyuz tarlayı satsa da modiye
edilmiş simsiyah bir araba ile şu kampüsten içeri girsem, okulun önüne park edebilsem
keşke…….”diyerek sigarası elinde ilerliyordu. Bileğindeki saati ile aynı renk olan tesbihini
çıkarıp salladı. “Biraz daha babamın külüstürü ile idare edelim. Ben nasıl olsa aldırırım o
cimriye siyah arabayı “ diye iç geçirerek hızlı adımlarla gri renkli, çinko çatılı na-tamam
binaya doğru yürümeye başladı.
Simge fakülte binasının önüne geldi. Kapıdaki görevliye kayıt esnasında kendisine
verilen kimliği uzattı. “Bunun manyetik çipi çalışmıyor” diye güvenlik tersledi onu.
“Benim sorunum değil” diye kestirip attı Simge.

“Öğrenci işlerine git düzeltsinler” diyerek gerisin geri onu tersleyerek gönderdi
güvenlik görevlisi.
Öğrenci işlerinin önü kartı çalışmayan, kaydı hatalı yapılmış öğrenciler ile doluydu.
Söylenerek sırasını beklemeye başladı. Hem söyleniyor, hem de etrafı kesiyordu. “Şu küpeli
oğlan çok hoştu. Bir yolunu bulup tanışmalı” diye geçirdi içinden. “Şu bankodaki görevliler
kahve içmekten, iş yapmaya fırsat bulsalar da, kuyruk ilerse, değil mi arkadaşım ?“ diye Seyit
çevresindekiler ile ortam yapmaya, tanışmaya çalışıyordu, yoğunluktan istifade ederek.
Beste master programını kazanmak için iki yıl uğraşmıştı üniversiteden sonra.
Enstitüde derslerinin ilk başladığı anda; hiçbir şey bilmeden yıllarının fakültede nasıl heba
edildiğine şaşırmıştı. “Meğer bana aktarılan bilgiler belki torpil bulursam memurluk
sınavlarına hazırlanmak için ancak yeterli olabilirmiş….. İlk iş yabancı dili iyice öğrenmeli.
Ayrıca da kodlama mantığını da kavramak gerekli. Bizim bölümde hocalar derse filan
girmezlerdi. Girseler de ders anlatmazdılar. Asistanlar derse gelir, yoklama alırlar,
arkalarını dönerek bir şeyleri sunumlardan okuyup kaçarlardı. Bir tek yaşlı bir kadın hoca
vardı o derse girerdi. O da oldukça zor bilgileri, kolayca öğretir ama her öğrettiğini sınavda
sorardı. İşin yoksa her sınava dört yüz beş yüz sayfa not çalış. İyi öğreten de zor yerden
soruyor nedense. “ diye sızlandı. Allah vere de mastırı bitirince iş bulabilseydi. Beste
bekleyenler arasında aynı bölümden hem sınıf hem de çocukluk arkadaşı Hasan’ı gördü
Beraber vakit geçsin diye laflamaya koyuldular. “Hasan hatırlar mısın bizim bölümde
bir profesör kadın vardı? Yaşlı…..Adı….hani O yaşlı kadın hocaya takmış genç yeni doktora
yapmış genç bir erkek hoca vardı. Adı neydi? Kirli sakallı, sigaradan sesi kalınlaşmış, çok
havalı………Adı….hah tamam Emirhan hoca esmer, uzun boylu. O da derse gelince size bir
buçuk ayda tez yazdırırım. Benim anlattıklarım gerçek bilgi……Şu salak kadın var ya onun
anlattıkları tırı vırı… Az kaldı ben onun kürsüsünün başına geçeceğim der…bizi uyutur,
gençliğinizi yaşayın, üniversiteye eğlenmeye gelinir. Ben üniversitede okutulan hiçbir bilgiyi
ömrümde kullanmadım şeklinde gönülleri okşayıcı konuşurdu. Ön sıralarda oturan çıtı, pıtı
kızlara gülücük, pas, soru verir, flört eder, sigara içmeye kaçardı.”
“Evet dedi Hasan hatırladım. Emel hoca.” Bize yabancı dil öğrenin yazları çalışın”
diye kafa ütülerdi. “Biz onu hiç dinlemezdik. Emirhan hoca varken kim taksın o cadıyı kızım?
”diye burnunu çekti.
Beste kafasını sallayarak onayladı Hasan’ı. “Gerçi ben de işsiz kalmamı aileme
anlatmaktan kaçmak için bu yüksek lisansa kapak attım. Mahalleye karşı işsizliği
maskelemenin en iyi yolu bu …” diye sürdürdü konuşmasını. “Aslında üst sınıflardan bizim
eski mahalledeki komşu Zehra hanımın kızı cadı Gözde de öyle yapmadı mı? Sonra da dersine
giren orta yaşlı hocasını çatır çatır boşandırdı. Hocası ile yaşıyormuş. Bakalım kısmet artık. “
diyerek kot pantolonunun deliklerini biraz daha yırttı.
Emirhan hoca ise ilk günün rehaveti ile geçen sen anlattığı ders notlarını
karıştırıyordu. “Ne anlatayım ben bu bir dolu kaçık tiplere ya….Zaten üniversiteye eğlenmeye
gelmişler. Ön sırlarda süslü, püslü oturan kızlar tamamen lise sonrası evde oturup, kısmet
bekleyeceklerine üniversiteye gelelim belki orada kısmetimiz açılır kıvamında süsleniyorlar.
Gerçi şu ufak tefek, kalın gözlüklerin arkasına saklanan tip tam benlik…..Evlendik artık ama
gönül bu ferman dinlemiyor. Kız da bana meyilli. Geçen gün odama geldi. Oda dolu olmasa
sohbet açardım. Ama odayı başka hocalar ile paylaştığım için fazla durmadı kaçtı…Evlilik,

çocukların doğumu, masraflar, uykusuzluk eski yakışıklığımı aldı götürdü tabi……” diye
düşünerek, sigarasından derin bir nefes aldı.
Nermin hoca sinirle koridora girdi. Çorabı kaçmıştı. Kayınvalidesine söyleniyordu.
“Kaynanamın yüzünü gören tavuk, yumurtadan kesilir. Kadın çorabımı beğendi sözüm ona.
Haspam eşraf ailesiymiş, biz köylü…Senin o şişko oğlunu kim beğensin gudubet. Yap sen ona
o yağlı dolmaları, köfteleri……bak bakalım nasıl duba gibi olacak o…..Zaten yatakta hareket
bile edemez oldu adam. İyi ki vaktinde uyanık davranıp çocuk yaptım. Yoksa ……..” Ne
anlatacağım şimdi ben doktora dersinde …..Aman ödev veririm öğrenci anlatsın….Boş
ver……Emirhan hocaya haber vereyim de, bugün o beni bıraksın şehre beni arabam
serviste…….Bir kahve içmeye gelsin, falına bakayım Emirhan’ın ”diyerek masasındaki
telefonu tuşladı.
Emel hoca bu sene anlatacağı derslerini çoktan gözden geçirmişti. “Bu genç hocalar
ile olmaz, akılları bir karış havada. Eski hocalar böyle miydi? Odalarına girmek meseleydi.
Soru sormaya korkardın? Kaşlarını çattıklarında bütün sınıf susardı. Şimdi bırak susmayı,
yoklama yapmasam öğrencilerimin derse gireceği bile yok. Gerçi bölümdeki hocalarımda
okula uğramıyorlar. Ancak dersleri varsa gelip, hiç hazırlıksız bir şeyleri ağızlarında
geveleyip, kaçıyorlar. Geçen gün öğrenci şu karşı masada oturan Nermin hocanın ses kaydını
almış, sakın benim sesimi de almayın” dedim öğrencilere
”……….Allah’ım Nermin hoca bilmiyor ki anlatsın öğrenciye……Bir de derse
girmeyin ben yoklama yapmıyorum. Sene sonu asistan size boş yoklamaları verir. İmza
atarsınız diyormuş, oysa uygulamalı dersin hocası bu Nermin hoca” diye söylenerek İngilizce
makalesine kafasını gömdü.
“Şu iki profesör çok sinirimi bozuyor. Amma da çok yayınları var. Atıfları tavan
yapmış. İngiliz bilimler akademisinden de ödül aldılar geçen yıl. Bana da gelmişler
ellerindeki belgeler ile Onur hocam sizin dekanlığınız sayesinde büyük başarıya birlikte imza
attık diye hava atıyorlar. İyi de hani Onur hocanın adını niye uluslararası projeye
eklemediniz. Benim alanım farklıymış, projeye katkı sağlamam şart değil ki yaz adımı geç git.
Millet dekanının adını yazar kardeşim. İş yapsın, yapmasın. Nah benden laboratuvar istersin
bir daha sefere” diye geniş odasını arşınlayarak sinirli, sinirli volta atıyordu.
Dekanlık makamına telaşla fakülte sekreteri Erhan Bey girdi. Elinde resmi bir evrak
tutuyordu. Evrakta hata olduğunu bildiren Mehmet hoca bazı değişiklikler yapmıştı. Yeniden
fakülte kurulu toplamak gerekecekti. Onur hoca söylenerek “Mehmet ve Emel hocalar
üniversite mevzuata da çok hâkimler. Ne zaman fakülte kuruluna katılsalar, ödüm kopuyor,
kararlarda hata bulup, düzeltiyorlar. Aksi gibi de doğru çıkıyor yaptıkları ve söyledikleri, Şu
kadının başına haylaz bir öğrenci tebelleş etmeli, o öğrenci ile boğuşurken, soruşturma
açmalı, ayağını kaydırmalı buradan…Dekanlık yaptırmadı ağız tadı ile bana…. Erkek olana
da şu delik kotlu kızlardan birini saralım Erdem… Bir de Onur hocam diye saygılı gelip
gitmeleri yok mu? Punduna getirseler onlar beni buradan uzaklaştırırlar. İyisi mi ben biz
açıklarını kollayalım da, uzaklaştırayım buradan onları” Erdem başını sallayarak onayladı
dekanını.
Odasına geçti. Makamına oturdu. Kravatını gevşetti. En az on beş yıldır bu kurumda
çalışıyordu. “Yüksekokul sekreterliği kolaydı. Fakülte sekreterliği daha zormuş. Son üç yıldır
fakülte olarak yapılanınca, şu profesör kadın ile sakallı adam başka üniversiteden

gönderdiler. Neymiş bu ikisi olmaz ise bölümler kapanırmış. Adı batsın, kapansın bölümler.
Az bölüm, az adam gibisi var mı yaa! Şu iki çokbilmiş profesör geldi geleli rahatımız kalmadı.
Hep hatamızı buluyorlar, punduna getirip, dekanla beraber şu iki çokbilmişe bir soruşturma
açmalı, bir de kınama dayasak. Erkek olanın başın sar süslü kız öğrenciyi aç soruşturma
tacizden….hadi inşallah ama kadına ne yapacağız…. Dur bakalım bulacağız ne
lazımsa….”diyerek bilgisayarına girip ‘you tube’ dan oynak bir hava açtı Erhan bey.
“Uluslararası toplantı düzenledim diye zimmet çıkartmışlar bana; iyi de benim elim
bile paraya değmedi. İmzamı taklit ederek soruşturma açtılar. Yayınlarıma intihal diye bir
başka soruşturma daha açıldı… Asistana taciz, mobbing diye ayrı bir başka soruşturma
daha… İngiltere’den hocalık teklifi de var. Acaba gitsem mi buraları bırakıp…..Atıflarım çok
yüksek, yeni kitabım da satış rekoru kırdı diye çok dikkat çektim…. Başıma çorap örüyorlar
bu dekanla fakülte sekreteri…….bakalım Allah büyük… Şu projeyi bitireyim. Başka bir
üniversiteye geçeceğim. ”diye Profesör Mehmet Hayri hoca beyaz sakalını sıvazladı.
“Sayın rektörüm Mehmet ve Emel hocalara verilen kınama ve uyarma cezaları çok az.
Ayrıca üniversiteden uzaklaştırma cezası da verelim. Ben bu fakültenin dekanı olarak,
kendisinden çok şikâyetçiyim. Bakınız çok fazla şahidim de var. Avrupa Birliği projesi alıp,
fakültemizi bu ne olduğu belirsiz projeleri ile meşgul ediyor. Okulumuz tek bir kuruş bile
kazanmıyor. Tüm paralar hocaların cebine gidiyor. Lütfen disiplin kurulumuz bu kadınla,
adamı okuldan atmamıza yardım etsin efendim. Böyle hocalık olmaz. Asistanlar çok
çalışmaktan şikâyetçi, evlerine gidemiyorlar. Öğrencilere çok zor sorulardan sınav
yapıyorlar. Öğrenciler sürekli zayıf alıyorlar, sene kayıp ediyorlar. Gelsin çalıştıralım tekrar
ücretsiz ders verelim diyorlar. Tek derse kalmış öğrenciyi geçirmiyorlar………”diyerek
cezaları verdirdi.
Mehmet hoca düşünceli, eli sakalında yolda yürürken, Emel hoca arabası ile durdu.
“Hocam otobüs beklemeyin, ben sizi şehre bırakayım” dedi. Yolda yurt dışından kendilerine
gelen teklifleri konuştular. Birlikte önümüzdeki günlerde, yurt dışına gitmek oradaki
meslektaşlarını arayarak, randevüleştiler.
Öğrenciler oturdukları kahvelerde ‘playstation’ oynarken derin bir nefes alarak, iki
hocanın gidişini birbirlerine birer bira daha ısmarlayarak kutladılar…..
Simge, Beste, Caner ve Seyit son günlerin vizyonlarda gişe rekorları kıran “yapay
zeka” filmini izlemek için birlikte dersi kırıp sinemaya gittiler.
Hasan, Beste ve Gözde KPSS ‘yi kazanmak için kütüphaneye ders çalışmaya gittiler.
Nermin hoca dekan, fakülte sekreteri ve Emirhan hocaya “fallarında üç vakte kadar
'İki tavus kuşu, orta noktada, hanede birleştiğini, güneş doğacağını” müjdeliyordu.
Dekan ve fakülte sekreteri, o gün üniversitenin tesislerinde yemek vererek, helva
dağıttılar öğrencilere, hocalara………….
Emirhan ve Nermin hoca kalkınma ajansının projesi için fatura toplayarak, dekana
teslim ettiler. Helva ve yemek paraları projenin fonundan sağlanmış oldu.
Olaydan üç yıl sonra İdare Mahkemesi, Mehmet ve Emel hocalar hakkında verilen
kınama ve uyarma disiplin cezalarına karşı iptal kararı verdi: her iki hocanın da bölüm
başkanlığı görevinden alınmaları için hukuken kabul edilebilir bir gerekçe oluşmadığı, tekrar

görevlerine iadesine karar verildiği gün Mehmet hoca, UNESCO’da ödül törenindeydi. Emel
hoca ise Bill & Melinda Gates vakfının çocuklara ucuz, sağlıklı besin projesinin başındaydı.
Dekan Onur eşi ile kavga etmiş, emekli olup büyük şehirde bir hastanede poliklinik
yapmaya başlamıştı. Emirhan ve Emel hocalar ders çalışmayan çocuklarından çok
şikâyetçiydiler.
Erhan emekli maaşı yetmediği için köyüne yerleşti. Sobalı eve alışmak köyün muhtarı
ile geçinmek zordu ama ucuzdu.
Diğerleri ise hala iş arıyor ve KPSS’ye hazırlanırken bir anda virüs salgını nedeniyle
sağlık personeli ihtiyacı olduğu için işe kavuştuklarına sevinsinler mi, üzülsünler mi
bilemiyorlardı. Mehmet ve Emel hoca virüsle enfekte olmamak için evlerine kapanarak daha
çok okumaya fırsat buldular ve makine kodlama eğitmeni oldular.
Emirhan hoca bu salgını boğazındaki kronik enfeksiyon nedeniyle atlamadı. Eşi
çocukları alıp annesinin yanına gitti. Geçtiğimiz günlerde gittikleri hastanedeki çalışanlar
Emirhan hocanın öğrencileriydi ama onu hiç hatırlamadılar, eşi adını ve soyadını
söylediğinde, dersine girenlerin yoklamasını almadığı için hiçbir öğrenci derse devam
etmediği ortaya çıktı. Emirhan hocanın çocukları yeni cyborg robotları Rober den başka
öğretmen tanımıyorlardı. Rober’in üç boyutlu hologramı ile her deneyi yapıp ihtiyaçları olan
her bilgiyi onunla birlikte el ele verip öğreniyorlardı.
Nermin hoca artık üniversitede iş bulamadığı için öğrencileri Simge, Beste, Caner,
Seyit ile beraber Rober’in bakımını yapan şirketin kuryeliğini yapıyorlardı.
Çok kişi iş değiştirdi. Geride kalanlar değişime karşı değildi, Tanpınar’ın da söylediği
gibi ” yeter ki ucu kendilerine dokunmasın “ ama şu makine öğrenmesi hafızası ile cyborglar
hakikaten pandemiden sonra güzel işler çıkardılar sahiplerine. Üstelik sosyal güvenlik,
emeklilik, hastalık ve kıdem tazminatı derdi de yoktu.

Bir cevap yazın