Büyükçe bir taşın üstüne basıp karşıya atlamak isterken ayağı kaydı, kapaklanmaktan son anda kurtuldu. Dizlerinin üzerinde, “Durma, ben yetişirim sana,” diye seslendi. Derenin yukarısında koşan oğlunu zar zor seçiyordu.

Orman buralarda özgürce büyümüştü, arada bir açıklık bulup dolunay dere kenarına iniyor inmesine ama on metre sonrası yine zifiri karanlık. Sessiz bir küfür bıraktı, kayıp düştüğü taşın kenarına. Kalkmadan arkalarında, ağaçların gövdelerini tarayarak geçen fenerlerin ışıklarına baktı, bağırışları dinledi. Hayatı boyunca konuştuğu, dinlediği bu dilin kendisini bu kadar korkutabileceğini hiç düşünmemişti, en şefkatli ninni bile dizlerinin bağını çözmeye yeterdi o gece.

Doğrulup koşmaya devam etti, oğlunun gömleğini hayal meyal seçebildi önünde. Akıntıdan yukarı doğru yönelmişti, ihtiyarlar böyle tembihlemişti akşam, derenin kaynadığı yeri bulana kadar hep yukarı koşmaları gerekiyordu, orada dinlenebilecek bir yer vardı. Sanki her adımında daha çok çamur yapışıyordu ayakkabısının altına, yoksa neden ağırlaşsındı ki bu kadar bacakları?

En büyük eğlencelerinin komşu çocuklarıyla birlikte derenin bir yakasından diğerine zıplamaya çalışıp yuvarlananlara gülmek olduğu zamanları hatırladı. Kırk yıl mı olmuştu, ne? Onun gibi çeviği de yoktu köyde, ne de olsa o dereboyu çocuğuydu, her yerini karış karış bilirdi. Nerede derinleşir nerede akıntı artar, yengeç nerede çekilir… Hangi kayanın altından balık elle çıkartılır, avucunun içi gibi bilirdi. Her yaz sonu mutlaka bir sel getirirdi bu dere, o zaman balıkları tarlalardan da toplarlardı. Her yerinden su içilir, değme çeşmeden de böyle taze su akmazdı.

Çamurlu avucunu yosunlu göknara dayadı, omuzunu yasladı. Derin birkaç nefes için başka bir göknardan yardım aldı. Tekrar hızlandı, ayakları birbirine çarpıyordu, çamurdandı herhalde. Sesler azaldı, vazgeçtiler galiba diye düşündü. Biraz daha ilerleseler temelli vazgeçeceklerdi demek ki, kaynağa kadar koşmaya bile gerek kalmayacaktı.

Zaten çok saçma gelmişti duydukları, kim niye bir insanın ismini zorla değiştirmek istesindi ki. Yani altmış yıllık Halil İbrahim, bu saatten sonra Anton olsa kime ne faydası olurdu ya da Halil İbrahim’in kime ne zararı olmuştu, hep iyi çiftçi olmuştu buranın halkı başka yerlerde rahat durmuyordu insanlar kalkışıyorlardı, orada belki olurdu ama buraya yapmazlardı diye rahatlatmıştı kendini.

Belene’ye toplama kampı kurulduğu haberi bir günde kışı getirmişti köye, kimse sokağa çıkmaz oldu. Sanki birisi bütün sesleri kısmış gibi fısıltıya döndü bütün konuşmalar. Sadece köy değil insanlar da tenhalaştı, dağa kaçanlar isimsizleşiyordu birden. Kimse anmıyordu gidenleri, zaten jurnal furyası da başlamıştı. Kendi adını kurtarmanın yolu başkasının adını jandarmaya vermekten geçiyordu.

Önceki gün, çocukluk arkadaşı ormancı Nezih’i duyana kadar pek kulak asmamıştı konuşulanlara. Nezih başkaydı, dere boyunda ayakta kalan iki ev vardı, biri onun diğeri Nezih’in. İki şey huzur veriyordu ona, biri suyun şırıltısı diğeri de Nezih’in penceresinden yayılan ışık. Sabaha karşı evini basmış, sürükleyerek götürmüşlerdi. O dakika karar verdi. Kadınlar ve kundaktaki torun kalacaktı ama o ve oğlu Cevdet ormanda saklanacaklardı. Kimseye Yusuf Ağa ismini değiştirtmiş dedirtemezdi. Hane reisi yoksa sabi sübyana kimse dokunmazdı zaten.

Adımlarını seyreltti, bütün gece hiç durmamışlardı. Adını kim verdiyse jandarmaya, bulacaktı elbet. Aklından bir sürü isim geçti, bazılarına konduramadı, hemen kovdu kafasından, bazılarına güldü geçti, bazılarına sövdü ama başka sebeplerden. O zaman kimin ismi beş paralık olacaktı, gammazcıyla kim yarenlik edermiş bakalım diye söylendi. Gözü suya takıldı, titrek bir hareketsizlik vardı. Eğilip elini soktu, çamurunu temizledi, birkaç yudum aldı avucuyla ama ne bir serinlik ne bir rahatlama hissetti. Kafasını kaldırıp Cevdet’e baktı, akıntının arttığı yere varmıştı oğlu, aynı su onun yanından kendi yanına varana kadar alabildiğine yavaşlıyor, bütün hızını yitiriyordu sanki.

Müthiş bir patlama bütün düşüncelerinin içinden mermi gibi geçip sırtına saplandı. Başka hiç bir şey duymadı Canbaz Yusuf, sıkı bir nefes çekmeye çalıştı ama bu sefer göknara da yetişemedi düştüğü yerden.
“Durma…” diyebildi ama dereden başka kimse duymadı, eli suyun içinde biraz dinlenebileceği için neredeyse mutlu bıraktı kendini.

One Reply to “Dere”
  1. Sofistike bir anlatim dili ile sadeligi birlestirebilmenizden dolayi merakla okudum, konu icin elestiri yapmak zaten mumkun degil, etkileyici bir yazi. Tesekkur ederim

Bir cevap yazın