Ezan, Çan, Hazan

Kontak anahtarını çevirdi. Geri vitese aldı. Kamyonetin konsolu üzerinde duran geri görüş kamerasından dedesinin ektiği, kendisinin de biraz önce kahvaltıda meyvelerini yediği emektar zeytin ağaçlarını görerek hüzünlendi. Tamı tamına elli yıl önce gözünü daha yeni açmışken zeytinleri önüne koymuşlardı. Onlarla doymuş, ağaçlarının gölgesinde uyumuş ve oynamıştı.

Yaşlı zeytin ağaçlarının gövdesindeki oyuklara kıymet verdiği oyuncaklarını sakladığı günler daha dün gibiydi. Dedesi “Zeytin ağacının olduğu yerde barış devam eder evlat” diyerek sevgi ile okşardı ağaçlarını, aynı onun başını okşadığı gibi.

Genç yaşındaki oğlunu Kore savaşında kayıp eden dede Habip ile torunu ve aynı zamanda adaşı Habip arasındaki bu muhabbete yöredekiler gıpta ederlerdi.

Zeytin ile incir ağacı kadim dostlardı bu yörede. Aynı dedesi ve kendisi gibi. Biri olmadan diğeri, diğeri olmadan öbürü eksik sayılırdı. Bu iki ağacının sırt sırta yaşadığı yerlerde ise, aynı burada olduğu gibi zaman kendi başlangıcını yanında taşır, acılar yerini umuda bırakırlardı.

Bu yörenin bir hediyesi olarak canı gibi sevdiği dedesinin ve eşinin yokluğunun acılarını, oğlu ve işi doldurmuştu hayatında. Meryem genç yaşında oğlu İsa’yı ona emanet ederek sonsuz yolculuklara çıkmıştı. Dedesi de işini ona öğretmiş aynı yolculuk kervanına katılmıştı.

Zeytin denizi ile incir ormanları arasında kaybolmuş, ballar ve yağlar arasındaki kayalara oyulmuş evini çok seviyordu. Sırtını yüksek taş bir dağa dayamış bu mekân adeta öbürlerinin çıktığı sonsuz yolculuğun son durağının yansıması idi onun için.

Zaman zaman kayaların arasından çocukluğu çıkagelir, elinden tutar, onu kendi ektiği kadim zeytinlerin altında oturan Habip dedesinin yanına götürdü. İşte böyle anlarda çok mutlu olurdu torun Habip. Dedesi ile dertleşir, daha çok o anlatır. Dedesi dinler, sonunda yenilenmiş, gençleşmiş halde işine gücüne daha çok bağlanmış bulurdu kendisini. Çocukluğu söz verirdi sık sık geleceğini ona……

Kamyonet sabahın ilk saatlerinde mobilya dükkânının önüne geldiğinde, güneş ışıklarının, camlarda sırlı bir ahenk ile dans ettiklerini şölene yetiştiklerine şükrederek, demir parmaklıklı kepenkleri keyifle açtı Habip usta yanında oğlu İsa ile birlikte.

Vitrinli mağazalarında sergiledikleri, dedeleri Habib-i Neccar’dan kalan, tarihi değeri yüksek el oyması zeytin masayı okşayarak işe başlamayı adet edinmişlerdi ikisi de. Satmaya kıyamadıkları el yapımı on iki kişilik yemek masasının bir replikasını acil olarak yetiştirmeye çalışıyorlardı bir müşterilerine.

Öğle namazına doğru kapıda dört kişi belirdi. Bunlar Musa, Zekeriya, Betül ve Piyer isminde masayı ısmarlayan, masasının son halini görmeye gelen, o civardaki dağın yamaçlarında bulunan mağaralardan en gösterişlisinde sergi salonu ve sanat atölyesi açmayı planlayan dört sanatçıydı. Çok başarılı bir hat sanatçısı olan Piyer kapıdan başını uzatarak; “Habip Usta nasıl gidiyor bizim atölyenin ağaç oyma masası, yetişir mi yirmi dört aralık gününe açılacak sergimize” dedi başı ile selamlayarak. Betül Hanım tezhip sanatını yöredeki gençlere sevdirmişti, ebru ustası abisi Zekeriya bey ile birlikte.

Habip usta Betül hanımı ile tanıştırıldığında, güneşin altında kar fırtınasına tutulmuş kalmıştı. Dişlerini takırdatarak, kanı donmuş elini zorlukla uzatarak “ne kadar da benziyor İsa’mın annesine, yarabbi kullarını çift yarattığını duymuştum, ama bu kadar mı benzer insanlar birbirine” şeklinde ağzından anlamsız sesler çıkarmıştı.

Daha sonra “Gelin buyurun bir çayımızı için” diyerek alnında biriken terleri kolunun yeni ile silerek sözlerine devam etmişti.

“Halis ustayı ise hiç sormayın, üstüne bir gençlik geldi maşallah, yetmiş yaşındaki adam büyüleyici sesi ile Kiduş duası eşliğinde çalışıyor” dedi keyifle.

Habib usta, işlerin başına döndüğünde dört gün önce elini hızarda kesmiş, parmağındaki dikişleri yüzünden ancak tek eli ile çalışan oğlunun her iki elini de kullandığını görünce afalladı. “Ne oldu İsa, elindeki sargıları açmışsın “ diye seslendi.

Genç oğlan “biraz önce Piyer abi elimi açtı, hekimlik tahsili varmış. Ayrıca cebinden çıkarttığı şifalı zeytin yağ şişesinden birkaç damla döktü. Şimdi çok iyiyim “ diye hızarın başından seslendi.

Arkasını dönünce yılların birikimi ve emeği olan minyatürleri için sergi açmayı planlayan Musa Bey’in zeytin dalından yapılmış el emeği, göz nuru bastonunu unuttuğunu gördü Habib Usta. Bastonu, atölyenin geniş bahçesindeki verandanın yanında duran saksının yanına koydu.

Ertesi sabah marangozhaneyi açıp arka bahçeye geçtiğinde, Habib usta gözlerine inanamadı. Bastonu koyduğu yerden kaynayan büyük bir ırmak dağdan aşağıya kıvrılarak, zeytin ağaçları ile dolu ovaya doğru akıyor

Irmağın üzerindeki Harun’un incir ağacından yapılmış salını zar zor seçti. Harun, salında büyük uzun bir paket taşıyarak dağların arasında kayboldu. Hem dükkânın bu kadar yakınında böyle bir nehir yoktu bir gün önce, hem de Harun’u eşini ve dedesini farklı bir âleme yolcu ettikten sonra bir daha görmemişti. Kim yolculuğa sonsuz âleme çıkmıştı şimdi de?

Habip usta Harun’a seslenmek istedi arkasından ama hiç sesi çıkmadı. Kulaklarına inanamadı. Dağın eteğindeki oyma kilisenin çanları hızla çalıyordu! Dedesi o küçük bir çocukken ona hacıların yüzyıllar önce bu kiliseden bereket alıp, yollarına devam ettiği anlatmıştı.  “O zamanlardan beri böyle çalmamış bu çanlar “ diye kendisine anlatılanları şimşek hızı ile beyninde evirip çevirdi.

Yaşam biteviye sürüyordu. Çalışıyor, ağaçlardan çıkartıyorlardı ekmeklerini ailesi ile yıllardır. Sonra yine bir masa; arkasından sandalye, koltuk, dolap, yatak yaparak, yontarak ömürler geçiyordu. Yontukları kendi yaşantılarımı, yoksa atölyeye gelen kereste ağaç gövdeleriydi mi bilinmez?

Ya rabbim yardım et” diyerek işinin başına döndü. Aklına gene çok sevdiği dedesi geldi.

Ne derdi marangozluğun inceliklerini sabırla ona öğreten dedesi Habip usta, “mutluluk problemlerin olmaması değil, onlarla başa çıkma yeteneğinin olması demektir, küçük Habib” diyerek elleri ile yaptığı birbirinden güzel oyuncakları ona verirdi.

İyilik, hiç kötülük yapmama hali değil, imkânı ve gücü varken kötülüğü değil, iyiliği seçme halidir” derdi kendisi ile aynı adı taşıyan dedesi.

Zeytin çekirdeklerinden özenle yaptığı ve her bir çekirdeğin üstüne elleri ile bir Esmaül Hüsna yazdığı, el emeği, göz nuru,  doksan dokuzluk tesbihini her efkârlandıkça çekerdi, “Şura Suresi” eşliğinde.

Pinokyo diye bir masal okumuştu öğretmeni ilkokulda iken, bu masalı dedesine anlattığında, dedesi ona “Bilir misin Pinokyo’yu da zeytin ağacından benim gibi bir marangoz olan Gepetto Usta yapmıştı” diyerek zeytinin tek çekirdekli bir meyve olup dürüstlüğü, birliği simgelediğini anlatmıştı.

Evlat zeytin doğruluk timsali bir meyvedir. Onun için Pinokyo yalan söyleyince zeytin ağacından yapılmış burnu uzar. Gepetto Usta Pinokyo’yu bahçesindeki incir ağacının altında yaparken ettiği dua kabul olmuş ve kukla dile gelmiş ise de âlemde duyduğu her gösterişçiye gönlünü kaptıran, kolayına gelen teklifleri kabul eden Pinokyo tehlikelere sürüklenmiştir. Pinokyo nereden geldiği unutmuş, kolayına gelen inanmış, sen öyle olma sakın yalan söyleme olur mu? “ derdi kafasını okşayarak. Bu anısını her hatırladığında sanki dedesinin elini saçlarında hissederdi.

Sabır timsali dedesi. Kıskançlıktan atölyeyi yakan çırağına inat, mazlum olmayı seçmişti. Yeniden kendisine içinde çalıştıkları bu atölye dükkânı yapmıştı ama çırağı da bir daha marangozluk yapamamıştı bu dünyada. Bin kere imkânı da olsa istemezdi zalim olmayı.

Yirmi dört aralıkta hava çok güzeldi. On iki kişilik görkemli masanın üzerinde, yörenin bolluğunun, adaletinin, sağlığının, refahının, bilgeliğinin ve huzurunun sembolü, kutsal kitaplarda da yer alan zeytin, incir çeşitleri yer almıştı.

Bu günlere gelinmesinde emeği geçenler, on iki kişilik el emeği yemek takımının üzerinde neşe ile sohbet ediyorlardı. O gün açılışa gelenler, etrafta kar gibi temiz güvercinler gördüler. Ağızlarında zeytin yaprağıyla güvercinler, görkemli masaya ve sıcacık mağaradaki sanat galerisine ziyarete geldiler.

Sanat galerisinin açılışı, ümidin, esenliğin ve barışın simgesi olarak yörede yıllarca kutlandı. Zeytin ağacından yapılmış levha üzerinde hat ile zeytin ağacı şeklinde yazılmış ‘Tin Süresi’ ziyaretçilerin en çok dikkatini çeken sanat eseri olmuştu. Bu eserin gelirini yöredeki ‘Zeytincilik Araştırma Enstitüsü’ ne bağışlamıştı Piyer usta.

Musa Bey, yakınlarda hayatını kayıp ederek Harun’un salına binmiş Zekeriya ustanın anısına kurumuş incir ağacından kestiği levha üzerine özenle onun atölyesinin minyatürlerini resmetmişti. Özellikle zeytin ağaçları canlı izlenimi veren bu minyatürlerde nefes alıyorlar gibiydi adeta. Zeytin, sanat ile birleşince, tekâmül yolculuğunu tamamlamaya istekli olan incir ile el ele güzelliklere ayna olmuştu.

Sanat galerisinin açıldığı yılın, ilkbaharında zeytin ağaçları çok güzel çiçekler açtı. Yaz aylarında meyvesi hoş kokular salarak olgunlaşmaya başladı. Ege ve Akdeniz buram buram zeytin, incir kokuları içinde cennetten bir köşeye dönüştü.

Zeytin bu yörede dişiliğin ve doğurganlığın sembolü idi adeta. Onun için Habip usta kendisine eşi Meryem’i hatırlatan yöresini çok severdi. Özellikle Betül Hanım, İsa ustaya tezhip sanatını öğretirken, Habib’in gözleri dolardı.

İncir de yörede gücün ve erilliğin sembolü olduğu için zeytin ve incirin iç içe bir aile gibi yaşadığı memleketinden uzakta kalmayı hiç istemezdi.

Eylül ayından Kasım ayına kadar rengini daha yeşil oldu, zeytin daha sonra mora, mordan da siyaha renk cümbüşü ile dönüştü o yıl. Böylece sanki zeytin ile beraber yöredeki insanları da olgunlaştırdı sanat galerisi ve atölyesi. Artık sevmeyi, benimsemeyi, anlamayı ve anlaşmayı öğrendiler, dünyadaki bütün aşkların aslında aynı denize çağlayan farklı nehirler olduğunu kavradılar. Zeytin ile incir ağaçları onları Harun’unun salı ile birlikte sonsuz nehirlere kavuşturduktan, yağmur bereketiyle, incir azmi hepsini tek bir aşkta buluşturdu.

Bir cevap yazın