Gündüz Kuşları

Hasan camın ardından bekçiye eliyle selam verdi. Annesi yan koltukta başını yaslamış, gözlerinden sızan yaşları kâğıt mendile kuruluyordu. Yılda bir defa yaşanan seremoni, her 10 Temmuz’da mezarlığa gelirlerdi, annesinin üstünde hep aynı lacivert elbise, her geçen sene yüzüne eklenen yeni kırışıklarla.

Arabayı park etti, annesini indirdi. Dar toprak patikadan yüz metre yürüdükten sonra sağ taraftaki yola dönüp baştan ikinci mezarlığın önünde durdular. Annesini, dedesinin mezarının mermer kenarına oturttu, kendisi de az ötede ayakta beklemeye başladı. Emine Hanım mırıldanarak biraz ağladı, biraz dua etti, biraz anlattı. Baba kız birbirlerini pek severlerdi, kimsenin kaybı bu kadar koymamıştı ona.

Mezarlığın yeni açılan bölgesinden bir kadın haykırışı duyuldu, ardından ağlamalar yükseldi. Hasan irkildi. Bir mermer, yanında bir tane daha ve bir tane daha ve göz alabildiğince uzanan beyaz, gri, siyah, uzun, kısa baş taşları, onlara gölge veren ağaçlar, çeşit çeşit çiçekler, patika toprak yollar… Temiz, bakımlı. Gözü ilerideki akşamsefalarına takıldı.

“Dede bana bir daha anlatır mısın gece kuşlarını?”

“Oğlum onlar gece kuşu değil, güvercin gibi gündüz kuşları.”

“Peki, işte onları anlat.”

“Gecenin çiçekleri kapadı gözlerini, çanakları gün ışıklarına ‘Merhaba,’ dedi. Kuşlar uyandı, ardından şarkılar söylediler, yaprakların üstündeki su damlacıklarını yudumladılar. Gündüz çiçekleri yavaş yavaş açtılar mor, sarı gözlerini, gökyüzüne baktılar. Kuşlar uçtu şehrin içine doğru, karışık sokaklarının yuttuğu küçük meydana gelince yavaşladılar, üstünde dönüp eski çeşmenin nişine kondular, teknesinden su içtiler. Meydanın taşları arasına sıkışmış kalmış darı tanelerini, ekmek kırıntılarını bir bir aldılar gagalarına, yuttular. Yaşlı adam seyretti onları sıcak çayını yudumlarken, tahta sandalyeye oturmuş, yüzü güneşe dönük. Gürültüyle açıldı metal ağır kepenk, gıcırtısı yankılandı birden, kuşlar uçuştular, sonra geri kondular. Küçük çocuk geldi annesinin elinden tutarak, bıraktı, koştu yaşlı adama, sarıldı, öptü onu, annesi belli belirsiz gülümsedi, yanındaki boş sandalyeye oturdu, çay söyledi kendine. Çocuk kuşlara gitti, koştu peşlerinden, kuşlar kaçtı, çaylar yudumlandı. Çocuk sıkılınca oyundan geldi annesinin yanına oturdu. Beraber izlediler çeşmeden akan suyu, kuşların yudumlayışını. Adam cebinden parlak minik bir paket çıkarttı, oğlana uzattı. Çocuk heyecanla kalktı, dedesinin kırışmış elini öptü, sonra buruşmuş yanaklarını.”

“Çok mu buruşukmuş peki dede?”

“Evet, öyle buruşukmuş ki sanki yüzün derisini borç verse bir yüz daha çıkarmış.”

“Ay, çok iğrenç nasıl borç verebilir ki?”

“Onu da başka bir gün anlatırım. Devam edeyim mi?”

“Peki, et.”

“Hemen açtı paketi. İçinden iki küçük karton kutu daha çıktı.”

“Nasıl sığmış cebine yaşlı adamın onlar?”

“Çok küçüklermiş. Neyse, sırayla açtı kutuları, ilkinden kuşlara yem, diğerinden minik bir parça çikolata çıktı. Hemen attı ağzına çikolatayı, yemleri aldı koştu kuşların yanına, savurdu. Başladı yine kuşları kovalamaya, çocuk kovaladı, kuşlar kaçtı ta ki hepsi yoruluncaya kadar sürdü bu oyun. İlk pes eden kuşlar oldu, gidip saklandılar saçaklara. Annesi çocuğa, ‘Gidiyoruz,’ diye seslendi. Vedalaşıp ayrıldılar. Kuşlar uyuyakaldılar saklandıkları yerde. Metal ağır kepenk kapandı, gıcırtısına en küçük olanı korkarak uyandı, bir de baktı ki hava kararıyor, hemen ciyak ciyak öttü diğerlerini uyandırdı. Başladılar kanat çırpmaya gecenin çiçeklerinin yanına.”

“Uyanınca acıktılar mı, susadılar mı?”

“Evet, hem acıktılar hem de susadılar ama karanlık olunca bu yabancı yerde olmak istemedikleri için aceleyle gittiler yuvalarına…”

Annesi dönüp Hasan’a, “Hadi oğlum gidebiliriz artık,” dedi.

Koluna girdi annesinin, arabaya yürümeye başladılar.

Bir cevap yazın