PANDO

Çok uzaklardan geçen kamyonları, otobüsleri gördükçe gözleri dolardı. İnsanlar, taşıtlar, sisli hayal perdesinden geçen gölgeler gibi gözükürdü ona. Onun bütün özlemine inat, o yokmuş gibi yaşantısına devam ederdi bütün kâinat.

Pando isterdi ki sapsarı saçları, altın rengi titrek bedeni bilinsin, yanına gelinsin, hatırı sorulsun, sözü dinlensin. Ya da, o gitsin onları dinlesin, hatırlarını sorsun.

Pando’nun akrabaları arasında en deneyimli olan, uzun yıllar yaşamış bir aile büyüğü rüzgârlı bir günde “Gerçekte sen, o gördüklerin, ben aslında aynı kökten geliyoruz. Biz burada iç içe geçmişiz aramıza asla yabancı sokmayız. Hep bildiğimiz işleri yapar, bildik insanlarla yaşar gideriz. Birlikte kendi sınırlarımız içinde mutluyuz” diye fısıldadı titrek bir sesle.

-”Senle ben bir olabiliriz amca. Ama o gördüklerim bambaşka” diye hayıflandı kederle Pando.

-“Her taraf benle dolu! Aynı bize tıpatıp dışardan her haliyle benzeyenlerle, hissettiklerimiz hiç de benzemezken bir ömür nasıl geçer ?” diye düşündü üzülerek.

Bu dağın eteklerinde yaşayan Pandolar, büyük fedakârlıklar, çabalar, gayretler, azimler göstermeyi bilmezlerdi. İsterlerdi ki, doğa sırf orada soyları devam etsin diye onlara baksın, korusun, beslesin. Doğuştan hak olarak bellemişlerdi tadını bildikleri her türlü nimeti.

Öz farkındalık, umut, çalışma, gelişme, çaba, kapasite, risk denince hiçbir şey anlamadan bakarlardı. En yaşlı olan, en bilge sayıldığı için Pando’lar nerede yaşlı görseler hizmetine koşar, kaprislerinden bıktıkları yaşlılardan da köşe bucak kaçarlardı.

Günlerden bir gün şans yüzüne güldü. Kalabalık bir grup yanlarına tırmandı. İçlerinden uzun boylu yakışıklı esmer mühendis “Ne güzel bir Pando bu? “ diyerek onu okşadı. “Tam da aradığım sarı kavak bu” diye ekleyerek, az ötedeki kamyonlardan hızla motorlu testereleri indirtti.

Kalbi sevinçten ağzına gelen Pando “Yaşasın bana içerisinden değil de, dışarısından benzeyenlerden kurtulma vakti geldi” diyerek altın renkli yapraklarını tir tir titreterek hışırdattı.

Şarışın marangozlar sarı Pando’yu keserek, yontarak yaptıkları dayanıklı çatı kaplamalarını, kumral ustalar ile yeni yapılacak kırk katlı plazanın çatısına menteşeler, tutkallar, yalıtma malzemeleri kullanarak, bin bir zahmet ile monte ettiler. Çatı olmaya istidatlı Pando’nun kimi parçaları da fırıncının kucağına düştü, yanıp kül olup, odun ateşinde simit olarak damaklara lezzet kattı, kimisi de usta bir marangozun elinde lime lime yontuldu, öğrencilere sıra oldu. Kimi parçaları da kâğıt oldu, çocukların elinde yaprak yaprak neşe ile okundu, yazıldı, çizildi. Duvarlara resim diye asıldı. Bazı parçaları da çiçeklere çit, evlere kapı oldu. Pando’nun parçalarının ne olacağı da bir nevi baht işiydi sanki….

Pando artık her bir parçası ile farklı bir güzelliğe tanıklık yapıyordu. Çatı olan parçası dağları, ovaları, tüm şehri, denizi, arabaları, insanları, evleri, çocukları, çiçekleri, gençleri çok uzaklardan gölge gibi sisler arasından kuş bakışı görebiliyordu. Kitap olan parçası ellerde dolaşıyor, kapı olan parçası herkesi koruyor, çit olan ise çiçeklere yarenlik yapıyor, kül olan parçaları da damaklarda lezzet oluyordu.

Poyraza, lodosa, karayele, güneşe, dayanarak; hem iyi hem de kötü insanları tanıyarak, feleğin çemberlerinden bir bir geçerek Pando içinden sessiz bir şiir tutturmuş yaşantısını sürdürüyordu.

“İsteklerim kovalar kuyruğundan birbirini. Nerede

Sarışını, kumralı, esmeri, genci, zengini, iyisi, kötüsü, güçlüsü?

Dolunca gönlüm boşalır, bir diğerinin yeri, umutlar yeşertir her dem bedenimi”

“Irmaktan, denize aktım da geldim,

Leylamı her yerde ararken

Feleğin çemberleri arasında

Ezildim de kalakaldım”

 

Yıllar sonra, işçi robotların bina sökümü esnasında tespit edebildiği atıklar arasında yer alan, nitelikli kavak ağaçlarından numune alan bilim insanları, genetik kodlama ile aynı kökten gelen en üstün Pando ağaçlarını, laboratuvarda tekrar üretmeye başladılar.

Yıllar önce bir arada yaşayan ama sadece doğanın sunduklarını hak sayan, kibirlerine yenilen sarı kavak kolonileri çoktan yok olup gitmişti. Sadece iş gören, umut eden, vakarlı, öz verili en dayanıklı sarı kavaklar yapıların içinde korunmuş kalmıştı. Genlerinden yeni erdemli, tevazulu Pando’lar ürettiler.

Yukarıdaki haberi veren dijital basında, aynı gün “İnsanlar, verdikleri sözleri unuttukları için ‘insan’ ismini almışlar, meğerse” başlıklı küçük bir köşe yazısı da tesadüfen yer alıverdi.

Bir cevap yazın