Sallanan Dünya

Sokakta insansız hareketlilik hâkim. Kediler, köpekler, tombul kuşlar, fareler, sinekler oradan oraya mutluluk içinde koşuşturup, uçuşuyorlar. Kediler bir ceviz kabuğunu aralarına almışlar sarı olan, siyah olana doğru atıyor. Alacalı bulacalı renkte olan aralarına girip kabuğu onlardan kaptığı gibi kırmızı kızımın üzerine doğru zıplıyor. Motor kaputunu çizik içinde bırakmışlar. Üstünde uyuyor uyanıyorlar. Biz yokuz ya keyfilerine bakıyorlar işte.

Başka bir gün olsa dışarıya çıkar. Hepsini kovalarım. Fakat sokak tekinsiz. İçerisi ise keyifsiz. Evde kal anonsu yağıyor tüm basın organlarından. “Üstünde örtüsü olan gözle görünmez bir canlı insanlığı tehdit ediyormuş” diyor televizyonlara demeç verenler.

“Hareketleri hesaplanabilir değil. Hatta elimizdeki imkânlarla ölçülebilir de değil” dedi kalın gözlüklü bir bilim insanı az önce ekrandan.

Düşmanımı tanımıyorum bile. Ama o beni tanıyormuş.  Küresel deniyor. Cismi yok. Kimliği yokmuş ama kimlik numarası var adının başında, seyahat özgürlüğü varmış. Yani pasaporta ihtiyacı yok, onun için de parmak izi, retina tanıması belli değil. Gerçek dünyanın tahammül edilecek bir yer olmadığının işareti bu örtülü, sinsi, düşman.

Ara sıra yüzünde maskesi ile birkaç kişi yürüyor otobüs durağına doğru. Yüzlerine şeffaf naylonlar geçirmiş insanlar sağa sola doğru hızlı adımlarla koşuşturuyorlar.

Cama burnumu dayadım. Karşı parktaki kaydırağın etrafındaki neşeli çığlıklar yerini, kedi kovalayan köpeklere, alçaktan uçan tombul kuşlara bıraktı bu günlerde.

Martılar balkonuma konmuş serçeleri kovalıyorlar. Kırıntıları yemek için. Oysa günlerdir ekmek alamadım eve umurlarında bile değil kuşların. Kargalar balkona konup, evin içini gözetliyorlar. Merak ediyorlar kafesteki muhabbet kuşunu. Sonra da gülüyorlar saatlerce bize bakıp, bakıp. Ya da bana öyle geliyor.

Şimdilik hissedemediğimiz, fark edemediğimiz bizi eve hapseden bu kimliği belirsiz canlılar eninde sonunda bir elmasa çizilmiş basit bir leke olarak bize de görünecekler. Faili meçhul cinayetlerin usta aktörleri bunlar.

Beni ve iş arkadaşlarımı tam saat dokuzda avuçları patlayıncaya kadar alkışlayanlar kimler bilmiyorum ama acile onlar değil, yumrukları havada uçuşan huzursuz kalabalıklar geliyor.

Uzay giysileri içinde birileri başka dünyalardan gelmişler evlerin kapılarını çalıyorlar. Modern zaman şövalyeleri onlar. Don Kişot gibi kılıçlarını sallıyorlar evrendeki kimliği belirsiz yel değirmenlerine. Beyaz şövalyelerin Dulsinyaları ise dikkat etmeden cahilce sarılıyorlar birbirlerine aynı Don Kişot’un aymaz Dulsinyası gibi. Sahillerde, meydanlarda, yollarda el ele tutuşarak yürüyen Dulsinyalar acaba kendi sağlığından bile korkan Don Kişotlara mı güveniyorlar. Yok, canım onlar her zaman kimliği belirsiz bir şeylere güveniyor. Bazen anneleri, bazen kavgalı oldukları babaları.

İnanmayın Sanço Panço’nın geçim derdine düşmüş ağzı maskeli, eli eldivenli gerçekliğine, gülün bakalım ey insanlık. Sonunda düşmanı ancak, Don Kişot gibi kutsal ruhlu canlılar bozguna uğratırlar.

Her geçeni görebildiğim ama kimsenin beni göremediği cam evimde, kendi gülüm ve sanal Tilkim ile yaşamayı sürdürüyorum.

Yüksek cam tavanımdan sarkan ve duvara asılı her şey sanki bir sihir sayesinde yerli yerinde duruyor. Zararlı canlılara ev sahipliği yapacak hiçbir şeye yer yok evimde.

Ben her gece camdan yatağımda, cam çarşafların altında kendi yalnızlığımda uyuyor ve kendi yalnız dünyama uyanıyorum. Eskiden kalabalıklarda yalnızdım, şimdi kendi küçük gezegenimin küçük prensiyim.

“Sonunda dışarı çıkmana az kaldı “ diyor çevremdeki sahibini tanımadığım sesler. ‘Sancılı’ olacakmış bu yeniden doğum, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyor bir ses kulağıma eğilerek.

“Yaklaşma bana “ diyorum sahibi belirsiz meşum sese. Uzak dur, sosyal mesafeyi koru. İstemiyorum yakınlaşma, sarılma, öpüşme, seviyorsan da nefret ediyorsan da uzak dur benden.

“Korkma” diyor sesin sahibi,

“Ben senin yeni hayatınım. Yeniden doğacaksın, sorma bana nasıl olduğunu, sorma yaşayalım birlikte. Doğurganlığın evriltilmiş bir tasfiyesi gerçekleşecek iç dünyanda.” diye kulağıma fısıldamaya devam ediyor.

Sabit sandalyemin altına da iki adet yay yerleştirdim. Dünya, hayat, yaşamlar sabit değilken nasıl sabit olur benim sandalyem. Madem tüm dünya sallanıyor. Ben de sallanırım hem sandalyemde, hem de yıllardır oturduğum koltuğumda, varsın iş arkadaşlarım sağlık mesleğine yıllar önce prestijli olduğu için karar versinler, değil mi ki öğrendiklerimiz yetersizmiş bunca yıl?

Muktedir olamamak da var bu şövalyelikte Don Kişot gibi. Ama ben ve benim gibiler varken yel değirmenleri hiçbir zaman rahat olamazlar, rahat dönemezler bunu biliyorum.

Ruhum, vicdanımın gerdiği yaya, kalbimi ok yapmış atıyor. Taaa uzaklara gidiyor kalbim çaresiz, kendi sanal dünyasından başka astral hayatlara.

Az sonra sallanacağım kendi dünyamda gözlerimi kapatarak ve usulca okumla peşlerinden gideceğim sinsi düşmanların; göreceksin, çevremden biraz uzaklaşınca eski zararsız hallerine dönecekler bu gizemli, bilinmez canlılar. Virüs olmaktan çıkıp size tarif ettiğim gibi, etten kemikten insanlar olacaklar…

Bu düşmanın ne olduğu ile ilgili bir bilgi vereyim mi size?

Dolaylı bir kurgunun sahte personası bunlar, hikâyenin yazarı gerçeği sorgulayan bir kurgu oluşturmuş bu virüsle. Yazar fiziki zamanda bu tip virüslü tasavvurları uydurmuş. Virüslü sahte bir dünya ortaya konmuş. Biz figüranız sadece senaryoda. Zihnimizdeki zaman ve mekân katmanlarını da işte bu virüse eklemiş.

O zaman geriye tek çare kalıyor;

“Sallan sandalyem, sallanan dünyada,

Kim kalacak o görkemli sallanan binalarda.

Sallandıkça mutluluk, özgüven, huzur içinde,

Yeni hayatta kalma yöntemleri ara kendince,

Bu sefer düşman bildik o eski asırlık sorumsuzluk,

Hedef de sensin ey insanlık.

Elbet bulacaksın çaresini,

Umuduna sarıl, sakın kaybetme kendini”

Bir cevap yazın