SEHER

‘Allah taksiratını affetsin’ dedi kenarda durmuş kadının cansız bedeninin sudan çıkarılışını izleyen kadınlardan biri. “Zaten yaşayan bir ölüydü” dedi bir diğeri. Duyar duymaz koşup gelmişlerdi gölün kenarına. Köy yerinde ne zaman peşinden konuşulacak bir olay, laf ya da olağanüstü durum olsa koşar adım toplanırdı bütün ahali. Olay gencecik yaşta canına kıyan kadıncağızın biten hayatı değil beli kırılacak onca lafın habercisiydi. Zaten adı çıkmış gittiği hiçbir yerde tutunamamış, intihar ederek daha da günahkar olmuş kadının değeri olmayan hayatının ne önemi vardı ki onların nazarında.

“Seher, kızım hadi bir kahve yap bey babanla bana. Hadi güzel kızım.”

“Tamam cici annem. Ne zaman çıkacaksınız yola?”

“Yarın sabah erkenden uçuyoruz. Sen biz yokken Boncuk’a ve kendine mukayyet ol.”

“Siz hiç merak etmeyin anneciğim. Sağlıcakla gidin gelin.”

İpek Hanım Seher mutfağa giderken arkasından uzun uzun baktı. Ne güzel ne akıllı bir kız çıkmıştı. Çok güzel bakıyordu üstelik eşi Servet Bey ve kendisine. Çok şükür dedi içinden.

Lafa girdi kadınlardan biri. Zaten Hatice’nin oğluna gelin getirdiklerinde belliydi bu kadındaki uğursuzluk, bir türlü sahiplenemedi hayatını, evini. O zavallı Hacer’i nasıl da bırakıp gitti arkasına bile bakmadan. “Yavrucak babaannesinin eteklerinde büyüdü gitt”i dedi bir diğeri.

Telefon uzun uzun çalıyordu. Uyandı saate baktı Seher. Bu saatte gelen telefonu açmaya eli gitmiyordu bir türlü. Boncuk da sabaha kadar miyavlamıştı uyutmamıştı. Tedirgin tedirgin telefonu açtı. Manevi ailesini Fransa ‘ya taşıyan uçağın Alp’lerin üzerinde düştüğünü söylüyordu telefondaki ses. Enkaza ulaşmaya çalışıyorlardı. Sanki geleceğini görüyormuşçasına çok sevdiği ailesi ile birlikte arkasındaki kocaman dağın yerle bir olduğunu hissetti. Hıçkırıklara boğuldu bir anda. Boncuk kötü bir şey olduğunu anlamış ve ona destek olmaya çalışırcasına akan gözyaşlarını yalıyordu bir taraftan.

Kocasının askere gitmesiyle karşı köyün varlıklı ailelerinden Cemil güzel ve alımlı  Seher’in aklını çelmek için elinden geleni yapmıştı. Bu sefalet içinde ne işin var gel, ben senin elinin soğuk sudan sıcak suya sokturmam demişti. Seher…  Gideceği her yere kendini de götürecek ve aslında ait olmadığı yerlerde kendinden kaçamayacağını bilmeyerek, bir kurtuluş umuduyla, ölene kadar kokusu burnunda tüten, hasreti dinmeyen yavrusunu öylece bırakıp gidiverecekti kendini sonuna götüren hayata.

Bu eve küçük bir besleme olarak girmiş ama birçok çocuğun kendi ailesinden bile görmediği sevgiyi ve ilgiyi görmüştü hep sahiplendiği ve çok sevdiği Servet Bey ve İpek Hanım’dan. Sabah olmuş ve cici anne ve bey babasının ölüm haberini  duyan akrabaları eve doluşmuştu çoktan. Herkes kalan malları nasıl paylaşacağını konuşuyor, banka hesaplarını kontrol etmeyi de ihmal etmeyelim diyordu. Kimsenin bir köşede için için ağlayan Seher ile ilgilendiği yoktu. Köyden gelmişti yıllar önce anne ve babası ölünce, geri oraya asıl ait olduğu yere dönsündü zaten. Hayatına başlamadan kimsesiz kalmış Seher bir kez daha kimsesizliğin kollarında bulmuştu kendini. Kader onu ikinci kez öksüz ve yetim bırakmıştı.

Cemil ‘in bari kıymetini bilseydi dedi kadınlardan biri. Ondan da üç yavruyu öksüz bıraktı. Zaten bu şehirli bozuntusu oynak kadından ne hayır gelirdiki. Köyde o kadar genç kız varken gidip kendine karı yapmıştı bu evli barklı nerden geldiği belli olmayan deli karıyı. Elinde bir çay bardağı hayalet gibi dolaşır olmuştu üstelik son zamanlarda diye araya girdi diğer bir tanesi. Dua etsin onu kesmedi gece koynunda uyurken.

Ah Seher… Aklı kendinden büyük yüreği çocuk körpeliğinde yufka Seher.. O köyde onbeş tane ev de değiştirsen, kılıfına uymayan kılıç misali yine kendi kendinin celladı olacaktın gencecik yaşında. Bir umuttu seninki belki, kendini ararken aslında yanlış yerde aradığın için, ne kadar arasan da bulamayacağını söylememişti sana kimse. Seni beş parasız kimsesizliğinle baş başa köyüne tekrar gönderdiklerinde tutunacak bir daldı Hatice’nin yeni yetme oğlu Ömer. Ama nasıl dayanacaktın bu kadar şefkatle büyümüşken her gün sebepsiz yediğin dayak ve hakaretlere. Alabildiğine fakirlik ve cahilliğin içinde üstelik. Kucağına aldığın badem gözlü yavrucak da  merhem olamamıştı yaralarına. Tuttuğun dallar birer birer elinde kalırken sen de için için ölüyordun her geçen gün biraz daha.

Her şey ne kadar çabuk bitmişti. Bir rüyadan uyanmış da kabusun içine giriyormuş gibi hissetmişti kendini Seher. Gece kabus görüp de sabah olduğunda bunun gerçek olmadığına sevinmek  istemişti. Mezarlıktan dönüp de yalnızlık koca bir demir kapı gibi yüzüne çarptığında artık çaresizlik ve sessizlik içinde kendi için verilecek kararı bekliyordu. Ne yapsındı bir başına bu koca şehirde ne yapabilirdi tek başına. Bu ev ve bu iki insandan başka gördüğü bildiği bir şey yoktu ki. Hele bu genç yaşında bir başına bu koca şehir yutardı onu. Boncuk ‘a sarılıp ağlamaktan yorulduğunda son kez yumuşak ve derin bir uykuya daldı.

“Cemil geldi” dedi kadınlardan biri. “Ah salak oğlan! Bile bile yaktı kendini bu evli barklı çoluk çocuk sahibi kadına vurulduğunda” dedi bir diğeri.  Cemil çok sevdiği Seher’inin cansız bedenini köylülerden birinin kucağında gördüğünde bir meleğe bakar gibi bakmıştı adeta. Kim ne derse desin çok sevmişti onu. Köydeki herkes karşı çıkmıştı oysa ki. Seher bir türlü benimseyememişti Cemil’i karşılık verememişti onun sevgisine. Bırakıp gittiği yavrucağının hasreti ve vicdan azabı, diğer çocukları, onun sevgisi hepsini sığdıramamıştı git gide daralan yüreğine. Kaçıp kaçıp ona gelen yavrusunu her seferinde tutup koparmıştı kollarından babaannesi. Kötü kadın o demişti. Ne ona yar olmuştu, ne Cemil’den olan üç çocuğuna ne de Cemil’e. Artık kendine bile yar değildi.

Hemen gönderelim başımıza bela olmadan bu kızı köyüne dedi İpek Hanım ve Servet Bey’in akılları kendilerinden menkul akrabaları. Mirası bir an önce bölüşmek için sabırsızlanıyorlardı. Onların hakkıydı. Evdeki bir hizmetçi bozuntusuna bırakacak değillerdi ya. Onların gözünde başkaca bir derinlik ifade etmiyordu bu yıllara dair ve samimiyet dolu ilişki. Hemen köydeki kalan akrabaları ile iletişime geçtiler, bir çoğu yaşlanmıştı pek kimse de kalmamıştı zaten. Kimse sahip çıkmak istemedi bu kimsesiz garip zavallıya. Bir tanesinin aklıma Ömer geldi. Kimse kızını bu aklı beş karış havada oğlana vermek istemiyordu. Gelsin evlenip otursundu işte O ve dul anası Hatice ile. Hem başını sokacak bir evi olur hem de bakardı onlara. Kimin umurundaydı zaten Seher ‘in kırılmış yüreği, gerçekleştiremediği hayalleri, umutları….

“Baba üşüyeceksin” dedi bir ses, bir saattir denizin kenarında kıpırdamadan oturmuş aynı noktaya bakan adama. Cemil büyük kızı İstanbul’ a taşındığından beri ilk defa gelmişti yanlarına ve bu şehre. Çok uzun zaman olmuştu bu kadar dingin bir suya bakmayalı. Dalıp gitmişti. Aklına Seher’i gölün kenarında buldukları o yağmurlu gün gelmişti  ve uzun uzun seyretmişti kendinden hayatının yarısını alan bu dinginliği. Bir daha evlenmemişti Cemil. Anasının bütün ısrarlarına rağmen bütün sevgisini çocuklarına vermişti. Şimdi kalabalık ama yalnız hayatının nasıl da akıp gittiğini, zamanın acımasızlığını düşünüp oturduğu sandalyeden doğrularak kızına doğru yöneldi. Ne kadar da benziyordu anneciğine…

Bir cevap yazın