Üç Santimlik Bebek

Tuğba İnceoğlu

Sallanan koltuğa oturmuş, uyukluyordum, üstümde pijamam, ayaklarımda yatak çoraplarım. Sesi kısık televizyonun ışığı camlara, koltuklara vuruyordu, dışarısı hâlâ karanlık. Dizime ufak parmaklarınla dokundun, sanki minik bir kuş geldi kondu. “Anne, anne,” dedin. Açılmamış gözlerim, çatallı sesimle, “Efendim kızım,” dedim. Kucağıma tırmandın, yerleştin. Kafanı göğsüme yasladın. Pamuk gibi yumuşaktın, mis gibi kokun doldu ciğerlerime, yüzüme gülüşlerin en güzeli yayıldı. “Hadi, oyun oyna.” “Şimdi mi?” Kucağımda doğruldun, başını salladın yüzündeki tatlı ifadenle. Ayaklarımdan, bacaklarımdan, bedenimden uyku dalgalanmalarını geçerken, “Ne oynayalım peki?” diye sordum. “Bebeği bul.” “Hadi kalk bakalım kucaktan.” Hemen yere atladın. Küçük tombul çıplak ayakların krem halıya bastı, oyuncaklarının yanına gittin. Dizlerini kırdın, eğildin, kahverengi incecik tel tel saçların yüzünü kapattı. Beyaz pofuduk ellerinle çektin yüzünün iki yanına, tekrar düştüler. Avucun kadar minik bebeği aldın. “Ben saklayacağım,” dedin. Ellerimle gözlerimi kapadım, parmak aralıklarımdan izledim seni. Yanıma geldin, koltuğun altına batkın. Arkanı döndün televizyona doğru yürüdün, önünde durdun, yandaki vitrine gittin, çekmeceyi açtın, kapattın. Yanımdaki koltuğun önünde yerde oturdun. “Gözünü aç!” dedin. Dünyanın en tatlı yüzü, minik yuvarlak siyah gözlerin ışıl ışıl heyecanla bana bakıyordu. Uykumun kalan ağırlığı da terk etti beni, güneş ışıklarıyla aydınlanan odada gezinmeye başladım. Televizyonun yanına gittim. Kıkırdadın. Balkon kapısının yanına gittim. “Acaba balkonda olabilir mi?” diye sordum. Başını iki yanına salladın, ayakların da kıpır kıpırdı. Kapıyı açtım, eşikten adımımı atarken, “Hayır anne, balkon yok, balkona yalnız çıkmak yasak,” dedin. Döndüm sana gülümsedim. “Aferin benim kızıma,” dedim. Dudakların yukarıya kıvrıldı, gamzelerin belirdi. “Nerede olabilir bu bebek, hım, bir düşüneyim bakalım!” Dudaklarımı büzdüm, dışarıya çıkardım, sus işareti yaptığım elimin işaret parmağıyla vurmaya başladım. Kıkırdamaların öyle tatlıydı ki, akşama kadar hiç durmadan devam edebilirdim. Göz göze geldik, bir anda dönüp vitrine baktın, sonra yine bana, yakalanmaktan korkan bakışınla. Parmağımı indirdim yüzümden, sana kocaman gülümsedim vitrine doğru iki adım atmıştım ki sen ayağa kalkın, benden önce gittin. Dayanamadın çekmeceyi açtın, bebeği minik eline alıp kahkahalar atmaya başladın. “Şişt, baba uyanacak şimdi,” dedim. Geldin yanıma, kucağıma tırmandın, sarıldın. “Hadi şimdi sen sakla,” dedin, başını çekmeceye doğru çevirdin.

Bir cevap yazın