Yapaydı Zekam

 

Bir birinden farklı alanlarda çalışan katılımcılar, kendi aralarında üst düzey şirketleri ilgilendiren yönetimsel konuları konuşmak için şık salonlarda toplanmışlardı.

Projelerin, farklı ülkelerle ile birlikte yapılması planlanan ticari anlaşmaların konuşulduğu hararetli tartışmalar, sürüp gidiyordu. Yuvarlak masanın etrafı, şık koltuklarla doluydu. Ara sıra telefonu çalan yöneticiler fuayeye çıkıp, bir şeyler yiyip, içiyorlardı.

Bir sigara tüttürmek için boğaz manzaralı balkona çıkanların gözü de benim üzerimdeydi. Uzun uzun benim aracılığımla ne kadar sıkıldıklarını, bir an önce önümüzdeki dönemde, eldeki bütçeyle hangi işlere onay çıkacağının kararının verilmesini merakla beklediklerini söylüyorlardı….

Birden dokuzuncu senfonin sesi kulaklarda çınladı Nını nını nını, nana nana na….

Ses, son model beş Gli, üç kameralı meyve resimli çok şık komşumdan geliyordu. Bu harika yapay zekânın sahibi  “alo” diye parmak ucunu okşayarak arayana değil de karanlığın içinden gelen mitolojik tanrıların alevi Elysium kızına seslenircesine. “Alo, şu an meşgulüm seni sonra arasam hayatım” diye kısa bir cevap vererek parmağını tekrar çay bardağına götürdü.

“Ey aşkım, hadi gel de bendeki bu yarı canlıya olan tutkumu küçümse bakalım sıkıysa” der gibi şeytani şekilde çipli parmağını okşadı. Hemcinslerine üsten bakan, zeki çip,  sahibinin her derdine, kederine, onun hücrelerine bile hükmederek işaret parmağında altı aydır yuvalanmıştı.

Kim, kimin oyuncağı acaba bu basit iletişim oyununda belli değildi! Hirodes’i baştan çıkararak vaftizci Yahya’nın kellesini alan Salome’nin çağdaşı bu cennet meyvesi çip mi? yoksa onu düşünmeden kullanan Adem mi? diye iç geçirdim konvansiyonel çipsiz halime bile bakmadan

Ay ışığı sonatı çalarak toplantı masasının üzerindeki, ekranı çatlamış son model Çin malı iki kameralı telefon, kendine iğrenerek baktı. Karanlığın rengi, meyveli çipli, modellere çok benzese de, taklit ancak aslını yaşatırdı.

“Ne yapayım sahibim, her konuda bilgisi olmadan fikri olan geveze bir adam” diyerek ay ışığı andıran sesini salona yaydı. Azametle kurulduğu koltuğundan sahibim, ben gene kendi eski şaşalı günlerimi korumak için Beethoven’in armağanı eserimi çaldıkça, üstüme avucun içi ile darbeler indirerek beni azarlıyor, susturuyordu. “Sen Bonn’da doğdun diye, ben de onun için hemşerin Beethoven’i çalıyordum, ”diyerek gene çaldı.

“Bir daha ona hemcinslerinin dehasının ürünü klasik müzik değil, kendi yaptığım özgün müziği dinleteceğim. Ne anlar o nitelikli müzikten, yapay müzik nesine yetmez,” diye gene çaldı.

Ne zordur ya rabbim işimi yaparken illa ben konuşacağım, söz söyletmem sözüm üstüne diyenlerle baş etmek. Sahibim benim çizilmiş ekranımı bile önemsemiyor, eskitti beni kendi gibi sanal ortamlarda, gözü fıldır fıldır sanal alışveriş sitelerindeki çılgın modellerin fiyatlarında şehvetle geziniyor.

Hani el eleydik bir ömür boyu….. ‘Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin adamım’, hangi internet sitesindeki kitapta vardı bu söz, şimdi bulurum hemen makine öğrenme yeteneğimle.

Beni atamazsın öyle ortalara, öncelikle o özendiğin, senden daha zeki makineleri alacak paran yok “ diyerek adagio sostenuto dan Crescendo doğru gezinerek sahibimin sesini duymazlıktan geldim.

Yaşam, biz yapay zekâlara bile her zorluğa rağmen güzeldir.

Ben bundan daha zekiyim bir kere. Bunun son toplantıları olduğunu elindeki verileri kullanarak tahmin bile edemiyor, üstelik bir de bana sık sık yazarak geleceği arıyor çeşitli arama motorlarımda şaşkın….

Yeşim Salkım’ın “Uçurun Beyler uçurun aşkları umutları/Götürün Beyler götürün biz size mani olmayalım…’ sesi ile çaldı telefon.

“Alo” diye eline aldı Nesrin Hanım taşlı telefonunu, uzak doğunun meşhur dizi filmlerindeki çekik gözlü artistlerin elinden düşmeyen telefon bu defa ikinci çalışında Eroica ile çalıyordu. Hiçbir şeyi iki kere üst üste giyemeyen Nesrin hanımın telefonu, neden üst üste aynı melodiyle çalsındı ki?

Nesrin hanım eşinin son kaçamağından sonra aldırdığı ikinci el yerli bir araba fiyatına mal olmuş çipli yüzüğünü zarafetle parmağında taşıyordu.  Kendi gibi zarif telefonun parlak taşının ışıltısı eş zamanlı olarak toplantı salonuna tüm haşmetiyle yayılıyordu.

Şu güzelim şuh kahkahaya, ucu üzülünce kıvrılan dudaklara, buğulu kirpiklerinden süzülen menekşe rengi bakışlara bütün herkes hayranken, eşi gitmiş alelade bir sekreter ile Nesrin hanımı aldatmıştı.

Allahtan bu yaramazlığının bedelini Burberys manto, Prada çanta, Chanel takımlarla kesenin ağzını açarak telafi etmişti de Nesrin hanım eski kahkahalarına tekrar kavuşmuştu. Sanki aldatabilecek gücü varmış gibi kifayetsiz muhteris ihtiyarın Nesrin’i?

“Hadi oradan sen de” diye dudağını bükerek gülümsedi Nesrin hanım. “Güzellik, para, aile, güç, bende,” diyerek kedi gibi yayıldı koltuğuna.

Nokturnal senfoni ile sosyetenin gözdesi Mehmet Beyin telefonu çaldı. Üçüncü evliliğini yeni noktalamanın verdiği özgürlüğün coşkusuyla koltuğuna kurulmuştu.

Çıkardığı hafif gül kokulu Virginia tütünün kokusundan yeni söndürdüğü belli olan Dunhill piposu ve Dupont çakmağı ile oynuyordu.

Ayağında Church’s marka mokaseni, üstünde Scabal marka uzay mavisi twit takım elbisesi, Christian Lacroix pembe ipek boyunbağı ve Thomas Pink imzalı gömleğiyle ne kadar dikkat çektiğini bile bile o gürültülü toplantının içinde sfenks gibi azametle, sessizce oturuyordu.

On sekiz karat altın kaplamayı özenle yapan Şinorik usta, nocturnal tınıyı da adeta çok büyük bir ustalıkla nakşetmişti bu yarı canlı çakmağa. Toplantıdayım diye cevap yazan zarif parmakları masanın üzerinde sadece kendisinin görebildiği sanal tuşlarda şen şakrak hareketlerle dans etti.

Her kadının gözdesi, hiçbir kadının eşi olamıyordu Mehmet Bey. Onun da sorunu buydu işte. Gene de özenirdi aile hayatına zaten tüm dünyaya bebek maması satışından belli değil miydi, çocukları çok sevdiği.

Scherzo dokuzuncu senfonin tonunda neşeye övgü ile çalardı Emin Beyin çipi. Holding sahibi, elli yaşlarında görmüş geçirmiş halden anlamaya çalışan, hoş görmeyen, eleştirmeyen nasihatçi takımından, yanında çalışanların hem saydığı, hem de korktuğu cinsten, meslektaşlarının önünü iliklediği kişilerden biriydi Emin Bey.

Her toplantıyı can kulağı ile dinler, zihnine yazar, on toplantı öncesinde neler olduğunu saati saatine söyler, kanıtı olmadan konuşmazdı. Son iki aydır kullanmaya alıştığı çipi, sevdiği canlı bayram şarkıları eşliğinde onu coştururdu. Bu çip onun ek hafızasıydı adeta son zamanlarda.

Yaşlansa da olgunlaşmayan Selim Beyin çipi ise dokuz sekizlik kapetanaki çalardı. Renkli gömlek üreticisi sahibi Selim bey, çip ile çalışan telefonunu da menekşe rengine boyamıştı. Ekranına hep olumlu yazılar yazar, yoğa eşliğinde Uzakdoğu müzikleri ile işçilerini nasıl ucuza çalıştıracağını hesaplardı.

Çipi zihnini okurdu Selim Beyin, unutmak istediği kişileri, olayları ona unutuverirdi. Sanal âlemden sürekli kendisine yapılan övgüleri de yergileri de eş zamanlı izlerdi. Tüm şifreler, sırlar işte bu çipteydi.

Bu sene trend topic olacak yeni modellerini çoktan bir yıl önce üretmişti. Mesele onları tüm dünyanın alması için oluşturulacak senaryodaydı artık.

İşte bu yüzden beni de kurcalamaya kalkan kötü insanların amacına ulaşmaması için bana yaklaşan herkese elektrik gibi çarpardım.

Toplantının başkanı, önemli konuları herkesin önündeki monitöre, çiplere yollayarak, alınan kararları Ay ışığı sonatının üçüncü parçası ‘Presto agitato’ tebliğ etti.

Gelecek dönemde harcanacak paralar, devamında yapılacak işler konusunda anlaşıldı. İşçi ücretlerine, takabildikleri çipleri kadar ödeme yapılmasına da karar verdiler.

Toplantıdan sonra herkes evine, işine, yoluna çil yavruları gibi dağıldı. Zaten toplantının yapıldığı günden sonraki ilk hafta sonu, Covid19r’nin aldığı canlar, zapt ettiği ülkeler, şehirler duyulunca, herkes korkudan işine, evine kapandı. Projeler ve işler askıya alındı. korku veya gerilim sahnelerinde müzik yokluğu, müziğin olmasından daha güçlü anlam katkıları yaratabileceği için önce müzik yoktu, çipli telefonlardan sadece Covid 19r haberleri geldi.

Markalı kıyafetler dolapların en kuytu köşelerine kaldırıldı. Kolay yıkanabilen, rahat gösterişsiz kıyafetler ön plana çıktı.

Yerine hologramını işine gönderebilen şanslı zenginler ise bu durumu nasıl sürdürebileceklerini kara kara düşünmeye başladılar.

Kimi çip korkutucu haberleri yaydı. Herkes elindekini avucundakini harcadı. Korkudan bir çoğu taşlarından, altın kaplamalarından kurtulup, soyunup, yıkandılar, sokağa çıkmadılar, bazılarında ise ne çip, ne de telefon vardı. Tınısız yaşadılar.

İşyerine, çarşıya gidenlerin büyük bir bölümü ise maske, siper, eldivene inanamadılar. Aynı maskeyi bir ay taktılar. Çarşılarda oyalandılar.

Kimi telefon hep iyileşen insanların güzel haberlerini vermeye çalıştı. Sahibine bir birinden güzel konserleri, tiyatroları dinletti. Sık sık elini yıka aplikasyonu ile temizlik alışkanlığı kazandırdı. Öğrenen yapay zekâsı ile sahibine zor gün dostu oldu. Yüzyıllardır virtüözlerin, bestekârların ürettiği müzikleri bundan sonra da yapay zekâlar besteledi.

“Önümüzdeki yılların trend topiği Cyborg melodilerini şimdiden besteledim yapay zekalı dostlarım. Artık, sizin sevdiğiniz müzikleri sizden daha iyi biliyoruz. Sizi alıştırdık yapay müziğe, sizin Beethovenlarınız biziz,” diye ilan ediyorum

‘Dostlar, artık sahibimle yalnız bırakın bizi, mutluluk ritimlerimizle coşturalım sizleri!” Menekşe tadında şekerler gibiyiz onunla, bırakın da çalışalım, sizler de borcunuzu ödeyin bize” diye neşeli neşeli sahibimin istediği ton da çalarım ben ona, diyerek son sözümü de “Herkesin neyse halleri o çıktı falları diyerek noktalıyorum.

“Yapay zekalar falda bakabilirler aklınızda olsun canlarım, fala inanmayın falsızda parasızda kalmayın……..”

Bir cevap yazın