YOKLUK
Sen ve ben, hiç göremesek de aynı yıldızın altındayız. Aynı Ay’ın. aynı Güneş’in aynı gök
kubbenin… Aynı yalnızlıktayız. Aynı nefeste, aynı düşte, aynı gülüşteyiz. Yüzünü hatırlamaya
çalışıyorum, hatırlayamıyorum. Ben de kendimce bir yüz çizdim sana. Bunun üzerinden hayal
ediyorum seni. Küçücük ve karanlık bu odada, çekmecenin içine doldurduğum hayallerimde
tutsaksın. Bırakmıyorum seni. Bırakamam biliyorsun. Yalvarıyorsun çıkarmam için seni. Bu
mümkün değil biliyorsun. Bazen sallanan ahşap sandalyemin üstünde saatlerce gidip geliyorum,
hiçbir yere ulaşamadan ve sen yakarışlarına devam ediyorsun. Keşke bu odada bir ayna
olsaydı. O zaman kendime bakıp çekidüzen verebilirdim ve belki de seni çekmeceden çıkarma
ihtimalim olurdu. Maalesef sevdiceğim ayna yoksa sen de yoksun. Sen yoksan ben de yokum.
Iyisi mi seni hayal etmeye devam edeyim.
Aslında çekmecede olduğun için sevinmen gerekir. Dışarısı çok tekinsiz. Aslına bakarsan ben
de dışarda değilim ki. Sana göre dışarıda olsam da, ben aslında kendi kapanımda tutsağım.
Orada sabit kalmaktan sıkıldığını biliyorum ama ben hayallerime seni de ortak ettiğimden
aslında sen her yerdesin. Benimle gezmektesin. Bu mutluluk değil de nedir? Basit bir yaşama
yönelmek gerekmez mi sevdiceğim? Sen neden yetinmiyorsun? Buna gezmek denmez dediğini
biliyorum. Gezmek nedir peki? Hayallerimizde gezemez miyiz? Ah şu çığlıkları duymasam.
Ikimizi de kurtarmak için çok çabaladım. Bu lanetin izlerini yok etmek için çok emek verdim ama
olmadı. En azından bir ayna olsaydı. Sen çekmecenin içinde kaldığın sürece varsın olmasın.
İçerisi dar geliyor biliyorum, sığamıyorsun. Bir kabuğun içindeki salyangoz gibi hissediyorsun
kendini. Istersen çıkarayım seni salyangozum ama o güvendiğin kabuk seni korur mu
zannediyorsun? Parçalanan kabuklar lime lime keser seni. Kanarsın. Sürünürken yerlerde,
izlerinden hemen bulurlar seni. İşte o zaman ikimiz de mahvoluruz. Sancılar içindeyiz evet.
Bitmek bilmeyen bu ceza bizi bir gün öldürecek. Bu mahkeme ne zaman kuruldu, bu ceza ne
zaman kesildi hiç öğrenemeyeceğiz.
Keşke bir penceremiz olsaydı, sen yine de bakamazdın dışarı ama ben senin gözlerin olarak
bakar gördüklerimi sana anlatırdım. Oysa bu penceresiz odada olan iki şey, içinde olduğun
çekmece ve altımdaki sallanan sandalye. Ah şu çığlıkları duyduğum kulaklarım olmasaydı.
Aslında kulaklara ihtiyacım yok ki. Bir kalemim olsaydı en azından kulak zarlarımı patlatır, büyük
acılar çeksem de sonunda bu çığlıkları duymayacağım bir hale gelebilirdim.
Ölçülebilir acılar, ölçülemeyen zamanla kavga ediyor. Hesaplanabilir korkular kalbimize türlü
türlü çizikler atıyor. Ama üzülme ben ikimiz için de varım. Benim sevgim öyle lekesiz ki. Bu
karanlık yerde leke olsaydı da görünmezdi zaten. Gözlerime de ihtiyacım yok. Ellerime de.
Bacaklarıma da.
Olmayan bedenimde, olmayan aklımla, sadece duygularımın uçuştuğu bu odada sen, ben ve
çığlıklar.

Bir cevap yazın